anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ağustos 2011 Perşembe

ELLER



Tüm öğrencilerim tek tek sınıfa girmiş;diledikleri masalara oturmuşlardı.Benim öğrenciliğimde olduğu gibi öğrencilerimin sene başından belirlenmiş yerleri yoktu.İstedikleri masaya özgürce oturma haklarını vermiştim onlara..Özgürce oturabilme hakkı cümlesi birçok kişinin komiğine gidebilir ancak benim için son derece önemli bir cümle..

Ben o sınıfın öğretici modeliydim,öğreteniydim,yeri geldiğinde anneydim, kimi zaman öğrencilerin yaşında hiperaktif bir çocuktum,bazen de tatlı sert kırıcı olmadan otorite kurabilendim.Hiçbir zaman "yaşım sizlerden büyük,sınıfta benim dediğim olur,ben öğretmenim" demedim. Zaten benim tatlı,saf melek yüzlü öğrencilerim saygı sınırlarını aşacak davranışlar yapamayacak kadar özellerdi.Kalplerinin temizliğiydi önemli olan,flüt çalamadılar diye,nota isimleri karıştırıldı diye,şarkıyı okurken istemeden farklı tonlarda gezinti yapmaya meyilliler diye,ses düştüler diye onları sınıflandıramazdım.Müfredat bu maddelerle dolu olsaydı da ben bu sütünları doldurmazdım.Saçma gelirdi,halen de saçma geliyor..

Zavallı ilkokul ikinci sınıf öğrencisi ben; sınıfımın tek uzun boylu öğrencisi olarak en arka sırada oturmanın öğrenci üzerinde yarattıyı sıkıntıyı bilirim..İlkokul ikinci sınıfın ilk döneminde matematik dersim karneme iki(geçer) olarak yazılmıştı.O dönem matematik sınavlarından yüksek puan alamayan ben; en arka sırada oturmam yetmiyormuş gibi bir de ; puanlarım düşük olduğu için ilkokul öğretmenim tarafından başarısızlar kümesine oturtturulmuştum.Başarısızlar kümesinin en arka sırasında oturan morali bozuk,motivasyonu yok edilmiş bir öğrenciydim ne yazık ki...Okula gitmeyi istemezdim.Matematiği sevmezdim..Bu sıkıntılar zinciri ortaöğrenimde oyun hamuru gibi başka şekil alarak karşıma çıkacaktı.

Ortaokulda ters takla atamıyorum diye çektiğim acıyı ifade etmede zorlanıyorum...Rengi solmuş,kaç mezunun bedeniyle temas etmiş,mikrop yuvası haline bürünmüş eski minderin,küflü bir ekmeğin tost makinasında ezilerek köşesinden fırlamış kaşar peyniri görünümdeki turuncumsu süngerini unutmak mümkün değil...Tüm cesaretimi toplar,bir hamleyle kendimi geri atar,gözlerimi kapatır,her defasında korkarak ters takla atmaktan vazgeçerdim.Benden daha minik cüsseli yardımsever arkadaşlarım "Hadi Merve olacak,atacaksın..Bir,iki-üç" derler beni kol kuvvetiyle olduğum yerde döndürürlerdi.Kendimi savunmak için dersimizin birinde öğretmenime: “ Ama ben denizde ters takla çok güzel atabiliyorum öğretmenim” dediğimi de hatırlıyorum.Bazı seneler kıl payı,bir iki puanla takdir alma şansını yitiren ben, dönem ödevleriyle notumu yükseltip bu şansı tekrar kazanmıştım.Bu kompleks değil de neydi?Ben başka spor dallarına yönlendirilemez miydim?Beden eğitimi öğretmenimin olmazsa olmazları arasında mıydı takla atmak?Şart mıydı ters takla atmam?Gövdem küflü minderde dönünce hayatımda başarıyı yakalamış mı olacaktım?Ya da en arka sırada,ders çalışmayan başarısız öğrencilerle yan yana oturunca bana bir anda ilham mı gelecekti.Öğretmenimin anlatma kabiliyeti mi değişecekti de ben aniden sihirli bir değneğin altından geçmiş gibi yüksek notlar mı almaya başlayacaktım matematik dersinden!

Problemli öğreticelerle çalışmanın talihsizliğiydi belki de benim başıma gelenler.O dönemlerde öğretmenlik yapabileceğim aklımın ucundan geçmezdi.Yıllar geçti o pırıl pırıl gözlerle,öğrenmeye istekli öğrencilerin karşısındaydım.Bir film şeridi gibi gözlerimden öğrenci Merve'nin halleri geçti.Her birinin davranışında kendimden küçük parçalar buluyordum.Belki o an kendimin de öğretmeni oluyordum..Şimdi bu mesleği zevkle yapıyorum.Anaokulu öğrencilerinin elektriği farklıdır,ilkokul öğrencilerin başkadır..Piyanonun başına geçtiğimde karşımda hangi yaş grubunun öğrencileri varsa,elektrik devreye girer,aldığım enerji bambaşka şarkıların notalarında gezindirir parmaklarımı.

Evet,nerede kaldığımı hatırladım...Tek tek tüm öğrencilerim özgürce istedikleri sıraya oturmuşlardı.İlkokul dördüncü sınıfı okuyorlardı.Ben onların büyük bir çoğunluğunu ana sınıfından tanıyordum.Ailemin bireyi gibiydiler,hepsi özeldi..O gün onlara neşeli bir şarkı öğretecektim.Kulağı iyi olmayan da, çekingen olan da, yaramazlık peşinde olan da, derse çok ilgili, kabiliyetli olan da okuyacaktı piyanom eşliğinde bu şarkıyı...Şarkının teması hayvanlardı.Doğadaki canlıları,onlara duyduğumuz sevgiyi,çevremizi nasıl korumamız gerektiğini anlatıyordu.Önce sorular soruyordum,tencerenin içinde tek tek patlayan mısır tanecikleri gibi parmaklar bir bir havaya kalkıyordu.O gün bir müzik başkanı seçiyordum,o benim yardımcım oluyordu..Tahtaya renkli tebeşirlerle şarkının güftesini yazıyor; ben de onun yazdığı dörtlüğün yanına şarkıyla ilgili bir küçük karikatür çiziyordum.Dersi resmederek anlatışımdan çok büyük keyif alıyorlardı.

Bazen soru yağmuruna tutuluyordum:

"Öğretmenim,siz ressam mısınız?”, “Öğretmenim resim dersimize gelir misiniz?”, “Siz resim dersimize de girin lütfen!" gibi şirin cümleler..

"Aman çocuklar,teşekkür ederim,resim yapmak benim için bir vazgeçilmez, sevdiğim bir hobi sadece"derdim, gülerdim.

Benim güldüğüm bu şirin diyaloğu çok ciddiye alıp;"Merve öğretmen müzik yerine dersin de resim yapıyormuş",diyen meslekdaşlarımın da olduğunu görmek,önceleri beni şaşırttı.Sonra o bazı dedikoducu meslekdaşlarımın küçük dünyalarında biraz daha beslenebilmeleri için, öğrencilerime müzik ile ilgili boya çalışmaları yaptırtıp,okul panosunda sergiledim.Benim her yaptığım icraat ortadaydı.Gizlemek zaten çok gereksiz bir şeydi ve anlamsızdı.Bu paylaşım onları daha da çıldırttı. Hem öğrencilik hayatında tanıdığım hem de öğretmenlik hayatımda tanıdığım tüm meslekdaşlarıma buradan selam göndererek; kulaklarını çınlatıyorum, kaldığım yerden anlatmaya devam etmek istiyorum...

Aniden sınıfın kapısı açıldı,içeriye takım elbiseli,orta boylu bir bey girdi. “Merhaba öğretmenim” diye kim olduğunu anlamaya çalışan benim elimi sıkarak gözlerimin içine uzun uzun baktı, ardından “merhaba çocuklar” demeyi de ihmal etmedi.Ben ve öğrencilerim henüz bu şahsın kim olduğunu anlayamamıştık,gelen kişi okulumuzda görev yapan bir öğretmen değildi, öyle bile olsa dersimizi bölerek içeriye girmezdi.Kısa bir süre sonra,omuzlarını dikleştirdi,iki bacağını yere kuvvetli bastırarak “ben müfettişim çocuklar,dersinizi dinlemeye geldim” dedi.Sempatik bir görünümü yoktu,ama kendinden fazlasıyla emin duruşu bir masal kahramanını andırıyordu,misafirimizdi,çocukların sandalyesine oturmasına fırsat vermeden masamın ortasında duran notayı acele bir şekilde kenara çekerek; oturması için ona yer açtım,kendi sandalyemi işaret ettim.Sandalyeye hızlı bir şekilde yerleşti,ben o gün işlediğimiz konuyu kendisine açıkladım.Bizi biraz gözlemledi.Biraz daha şarkı söyledik,sonra beni yanına çağırdı.Gerekli dosyaları,evrakları ve nüfus kağıdımı sırasıyla masaya incelemesi için bıraktım.Yaptığım çalışmalar,dökümanlar,ders ile ilgili programlar ilgisini çekmedi de nedense nüfus kağıdımdaki resmime takıldı. Ve şöyle bir cümle çıkıverdi dudaklarından: “Anlaşıldı saçlar,kaşlar siyah demek baba Antakyalı”..Sadece gülümsedim.Daha önce de dersimi denetlemeye müfettişler gelmişti,hatta onlara mini bir konser bile vermiştim.Ama bu denetleme her zamanki denetlemeden değişikti..Bu cümleden sonra işler,müfettişin konuşmaları farklılaşmıştı.Elimde olmadan sinirlenmeye başlamıştım,şaşkındım.Öğrencilerim kendi hallerinde tahtadakileri geçiriyor,tenefüste ne yiyeceklerini,hangi oyunları oynayacaklarına dair küçük sohbetler ediyorlardı.Sesleri rahatsızlık verici boyutta değildi.Dosyaları incelelemekle meşgul görünen müfettiş,hepsini özensiz bir şekilde kenara itti,nüfus kağıdımı elime verdi.Yanına oturmamı söyledi.

Söze başladı: “Öğretmenim,öğrencilere ellerin önemini anlatıyor musunuz?”

Ben ,beni çok şaşırtmayan bu soruya,hemen tereddütsüz cevap verdim.

“Tabi”dedim.

Eller önemliydi müzik dersinde bir an gelir o ellerimiz şarkılara akışla tempo tutar,bir an gelir ritm aletlerini çalar, dansta şekilden şekle girerdi.O eller bazen kalem tutar, bazen de “söz alabilir miyim?”işaretini yapmak için parmak oyunları yapardı. Sanatta elin önemini vurgulamak istemiştim.Bu soruya başarıyla yanıt verdiğimi düşünürken, müfettişin yüzü son derece mennuniyetsiz bakıyordu bana.

Hemen şöyle dedi:

“Hayır,demek istediğim o değil!”.

Ve hışırtılı sesiyle devam etti:

“Öğretmenim öğrencilerinize ellerin önemini vurgulayın, bu ellerin kız öğrencilerin mahrem yerlerinde dolaşmaması gerektiğini,erkek öğrencilerin ellerinin kızların mahrem yerlerinde dolaşmaması gerektiğini, kızların taktığı bekaret kemerinin önemini vurgulayın”.
Kurduğu cümleler karşısında beynimden vurulmuşa dönmüştüm.

Dersimiz müzikti,şarkımız hayvanlarla ilgiliydi,melodi ve sözler bizi pesbembe hayallere sürüklerken; gözlerimizin kamerasından rengarenk bir çevreyi izliyorduk öğrencilerim ve ben..Şarkının hızlanan ritminde mavi bir denizde hızlı kulaçlar atıyor,pırıl pırıl parlayan güneşin altında yemyeşil çimlere oturmuş,sus işaretlerine nispet küçük aralarda dondurma yiyor,şarkının karar sesine geldiğimizde ie çöplerimizi konteynerlara bırakıyorduk.
Böyle huzurlu bir hayal dünyamızı gerçeğe taşımak için uğraşırken ben öğrencilerime aniden dersi bölerek; müfettişin bana aktardığı cümleleri neden söylemeliydim ki? Ya da kendimi söylemeye zorlasam nasıl söylemeliydim? Söylemeli miydim? Bana mı düşerdi bunları anlatmak?

Bunları neden anlatacaktım ki?

Konumuzla ilgisi olmayan bir konu olduğunu,dersimizin müzik olduğunu sert bir edayla kendisine izah ettim.Sanki tepeden tırnağa üzerimde demirden bir kostüm vardı.Ellerim demirden birer yumruktu da sözün bittiği yerde vahşileşip,saf yüzlerle bana sığınmış ,küçük kuş yavruları gibi kanatlarımın altında bekleyen öğrencilerimi savunacaktım.
Müfettişin yanından ayrıldım, piyanomun başına geçtim. Hiçbir açıklama yapmadan,parmaklarım şarkıyı çalmaya başladı, hiç nüans yapmadan,ardı ardına nefessiz tüm sınıf şarkımızı okuduk.

Şarkıyı çalarken;vefat etmiş dedelerimi düşündüm.Çocuklar dedelerini çok severler,ben de çok severdim iki dedemi de.Herkesin çocukluğunda bir dedesi olmuştur,öğrencilerimin de dedeleri vardır,dedesi hayatta olmayanlar da mutlaka dedesi yaşında olan bir amcaya dede demiştir.Bastonludur dedeler,bazıları göbeklidir,sakallıdır belki de ,sevecenlerdir,genç dedelerde vardır,cıvıl cıvıl hikayeler anlatanlarda..Çocuk ruhundan anlar dedeler.Kalıplarının adamıdırlar.

Çocuklarım sıralarında..

Kiminin elinde kalem, kiminin önünde müzik defteri…
Kimi bana bakıyor,kiminin gözleri karşılarında duran dede diyebilecekleri misafiri incelemekle meşgul..

Kimi öğrenciler elleri havada söz alma telaşındalar…

Dilimizde her şeye rağmen o gün öğrettiğim şarkı.

Ben ayaktayım,öğretenim,koruyan,kollayan anneyim,ablayım,kardeşim…

Benim masamda oturan ise ,işi, konumu ne olursa olsun sokakta görsek “bu amca da dededir” diyebileceğimiz Müfettiş Dede..

MERVE UTANDI-4.08.2011
Altınoluk

3 Aralık 2010 Cuma

iki dev yazar...


Ortaokul yıllarında Türkçe derslerinin olduğu günler benim için ayrı bir önem taşımaktaydı.Bir gece öncesinden her türlü hazırlığımı yapar; öğretmenimin verdiği ödevleri en ufak ayrıntısına kadar tamamlar hatta defterimin kenarlarına süslemeler bile yapacak zamanım kalırdı.
Neden bu kadar özenirdim?
Neden bu dersi çok severdim?


Yıllar geçtikçe daha iyi anlıyorum.O zamanlar oyun çağından süzülüp gerçek hayata giriş yapma telaşında gelgitler yaşayan ben;Türkçe öğretmenimi de çok severdim.Bazı zamanlar teneffüse çıkmadan,zil sesini bile duymadan öğretmenimizin bizlere ödev olarak verdiği araştırmaları düşünür; kompozisyon yazmamız için seçtiği özel cümleleri, deyimleri, atasözlerini evde hazırlamak için bir deftere kaydeder, anlattığı hikayeleri göz tiyatromda canlandırır, ders işleyişindeki akıcı anlatımlarıyla da huzur bulurdum.

En çok hoşuma giden ödevlerden biri de o dönemin önemli gazetelerinde yazı yazan ; köşe yazarlarının yazılarını takip ederek bizden bir arşiv oluşturmamız istenirdi.Bir hafta boyunca seçtiğim yazarların yazılarını özenle keser bir dosyada saklardım.


Onların anlatımlarıyla bambaşka sayfalar açılırdı önüme,ufkum olabildiğince genişler;kelime hazneme hergün yeni bir kelime katılırdı.Sonra o hafta biriktirdiğim makalelerden birini seçerdi öğretmenim...

Ardından ben de o seçilen makaleyi kendi cümlelerimle defterime kompozisyon şeklinde yazardım..Kimdi heyecanla,sabırsızlıkla makalelerini yorumladığım bu yazarlar? Kimdi beni kelimelerin sihirli dünyasında gezintiye çıkaran bu iki dev ,önemli yazar....

O kadar üzülüyorum ki o ödevlerin kopyası elimde değil!


O kadar üzülüyorum ki o yıllarda takip ettiğim o iki yazarın biriktirdiğim makaleleri elimde değil!


Ama biranda içim tanımlayamayacağım bir huzurla doluyor.


Yıllar sonra ben,bir dost meclisinde iki dev gazeteci yazar ile biraradayız.


Şanslıyım...

Bir yanımda Mehmet Barlas!


Bir yanımda Rauf Tamer!

19 Kasım 2010 Cuma

KAVAKLIDERE






Yazdan kalma ışıl ışıl güneşin bizi adım adım takip ettiği bir Pazar günü babam Münip Utandı’nın solist olduğu ; Kültür Bakanlığı İstanbul Devlet Klasik Türk Müziği Korosu’nun açılış konserinden sonra hep birlikte ben, babam , Prof.Dr.Nevzat Atlığ Hocamız ve çok kıymetli dostumuz Mustafa Raif Samancı ile Sirkeci’de eski bir restorant olan Hamdi Restoran’ta yemek yemeğe gittik..Uzun zamandır bu buluşma için sabırsızlanıyordum.




Bir iki saatte olsa geçireceğimiz vakit son derece kıymetliydi bizim için.

Nevzat Atlığ hocamız’ın altın niteliğindeki anlatımları, anıları, devlet büyükleriyle,bugün aramızda olmayan önemli sanatçılarla yaşadığı anektotları birebir onun dilinden döküldüğü şekilde dinlemek; kendimizi şanslı hissetmemiz için yeterdi..

Konu konuyu açmaktaydı..Yemeklerimizi iştahla yerken; aniden hocamızın anlatımlarıyla keyifli bir ara verip; farklı mekanlara yolculuk ediyor,zaman makinesine binmiş gibi eski yıllara sanki ışınlanıyorduk...

Masamıza ellerimizi silmemiz için getirilen bir ıslak mendilin jelatiniyle 1940’lı yıllara gideceğimiz aklımın ucundan geçmezdi.

Ellerimizi sildik ve ıslak mendilin kabını halen elinde tutan Nevzat Atlığ hocamıza diktik gözlerimizi,açtık kulaklarımızı..Nevzat Atlığ hocamız:

- “ Bakın çocuklar aklıma ne geldi,sizlere şimdi bir anıyı anlatacağım” dedi ve elindeki ıslak mendil kağıdının kabında yazan ismi yüksek sesle okudu bize:

- “KAVAKLIDERE ! ”

On dakika boyunca hocamız anlattı , biz zevkle dinledik..

1940’lı yılların Ankarası’na ayak bastık.Bir yanımızda ünlü şair Yahya Kemal Beyatlı duruyordu,bir yanımızda Ankara’lı Cenap And..

Belki eşi Sevda And’da aramızdaydı...Birden dört kişilik masamız yedi kişinin sohbet ettiği bir masaya devretmişti kendini...

Elim refleks olarak çantamdaki kayıt cihazına gitti,istem dışı el kol hareketlerimle anlatımı bölmeden play tuşuna bastı hızlı hareket eden ellerim..

Nevzat Atlığ Hocam’ı hem dinliyordum, hem de bu anı ölümsüzleştirmek çabasındaydım..Hocamızın her anlatımı öyle akıcı ve öylesine hatasızdı ki,bir kelime hatası,bir cümle düşüklüğüne rastlamanız olanaksızdı.O anlatım, doğrudan canlı yayında yayınlanabilirdi...

Hem güldük,hem şaşırdık,hem de on dakika içinde daha önce hiç duymadığımız bir olayı öğrenmiş olmanın hazzıyla,masamızda içilmeyi bekleyen soğumuş tavşan kanı çayımızdan bir yudum daha aldık...

Sözü daha fazla uzatmadan Nevzat Atlığ Hocam’ın bizlere anlattığı ilginç anıyı sizlerle paylaşmak istiyorum.


1940’lı yılların çok popüler bir ismi , Almanya’da tahsil görmüş o dönemin varlıklı ailelerinden biri olan Cenap And Ankara’ya geliyor.Kavaklıdere’de bağlık bahçelik, boş bir araziyi satın alıyor..Bu araziyi değerlendirmek adına “ Ne yapmalı? Ne etmeli? Bu boş arazi nasıl değerlendirilebilir?” diye düşünürken ; şarapçılık işiyle uğraşmaya karar veriyor.Kavaklıdere’deki bu bağlık,bahçelik alanda şarapçılık işine başlıyor..

Kavaklıdere Şarapları böylelikle ortaya çıkıyor,üretiliyor.Çok da meşhur bir marka olarak piyasada satışa sunuluyor.


Yine o dönemin en önde gelen şahsiyetlerinden büyük şair Yahya Kemal Beyatlı ; bir akşam dost meclisinde şarabını yudumlarken; çok keyifleniyor elindeki şarap kadehini kaldırıyor ve dilinden şu beyit dökülüveriyor:

“VEDA ETMEK ÜZEREYİZ ARTIK KEDERE;
GETİR ORADAN AHBABA BİR KAVAKLIDERE!”

Yahya Kemal Beyatlı ; o tarihlerde şiirlerinin hiçbir yerde yayınlanmasını istemiyor.İzin de vermiyor.Sadece dilden dile,elden ele dolaşıyor üstadın şiirleri...

O yıllarda gazetelerde bugünkü reklamları görmek mümkün değil.Reklamcılığın emekleme devrinde sadece milli piyango reklamları ve banka reklamları ile tanınmış ,gerçek resimle karikatür sanatını harmanlayan bir ressamın reklamları süslemekte o günkü billboardları..

Kavaklıdere Şarapları’nın yaratıcısı Cenap And; o ünlü reklamcıyı buluyor,eline geçen Yahya Kemal’in taşlamaya daha yakın olan beytini karikatüriste teslim ediyor ve ona biraz zaman veriyor ,bekliyor.

Aradan az bir zaman geçiyorYahya Kemal Beyatlı yine bir dost meclisinde.Masada kadehlerin şarapla dolmasını beklerken;o gece kendilerine hizmet eden garsonun elindeki şişeye kitleniyor gözleri...Fal taşı gibi açılan gözleri kendisine son derece tanıdık gelen bir beyitle karşılaşıyor:


“VEDA ETMEK ÜZEREYİZ ARTIK KEDERE;
GETİR ORADAN AHBABA BİR KAVAKLIDERE!”

Kıpkırmızı olan yüzü, sinirini gizlemesine izin vermiyor.Yahya Kemal mekanı hızlıca terkediyor ve aslında hem zeki,hem çalışkan,hem de son derece kurnaz olan Cenap And’ı aramaya koyuluyor..Cenap And ise kaçıcak yer arıyor...


Bu tatlı ve değişik anıyı dinledikten sonra,zihinlerimizden bu hoş beyiti geçiriyoruz.


Güzel bir Pazar öğleden sonrasında arabamıza biniyoruz,arabamızın bagajında bizleri ; Trabzon’dan gelen sevgili dostumuzun sürpriz armağanları bekliyor..

Nevzat Atlığ Hocamız’a,Trabzon’dan gelen dostumuz Mustafa Samancı beyefendiye çok teşekkür ediyoruz..


Belki Ankara’da bundan sonra yapacağım Tunalı Hilmi caddesindeki gezintilerim benim için daha bir anlam taşıyacak..


Tunalı Hilmi’nin kızı Sevda And’la evli olan Kavaklıdere Şarapları’nın yaratıcısı Cenap And’ın eşini ani bir kazada kaybettikten sonra hissettiği acıyı, bu hüzünlü olay sonrasında kurduğu Sevda-Cenap And Müzik Vakfı’nı,Kavaklıdere semtinden geçerken ise ; Yahya Kemal Beyatlı ile aralarında cereyan eden ,Nevzat Hocamız’ın anlattığı Kavaklıdere ile ilgili anısını hatırlayacağım...




MERVE UTANDI
19 Kasım 2010-Göztepe