düz yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
düz yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Nisan 2012 Cuma

Sihirli Kutucuklar..


Kendinizi şehrin yoğun trafiğinden bir an olsun soyutlamak isterseniz yada vakit sizin için çok değerliyse,varmak istediğiniz noktaya daha çabuk ulaşmaksa niyetiniz,beni birazcık dinleyin..
Bu satırları okurken sizin kulağınızda ince bir düdük sesi duyulsun.Bulunduğunuz mekanı kesik kesik bu ses çınlatsın.

Hayalinizde ince uzun birbirine eklenmiş küçük kutucuklar olsun..
Dilerseniz elinize gerçekten karton kutular alın.
İster kırmızıya boyansın bu kutucuklar ; ister mavi biyeli,beyaz şeritlerle süslensin.

Kutucukların iki yanına minik kareler açın makasla..Sonra şeffaf bir jelatinle bu kareleri kaplayın karelerin boyutu kadar.İşte camlar hazır..Her kutunun kapısı olsun ki kutulardan içeriye özgürce girebilin,girebilsin insanlar..Sonra kutunun alacağı kadar ufak koltuklar yerleştirin içine..Demirden de tutunma yerleri olsun ,ayaktakiler sarsılmasın,düşmesin diye..

Her bir kutuyu kalın iplerle birbirine tutturun..Çakıl taşlarıyla döşenmiş bir yol yapın...Oturtturun renkli kutularınızı bu taşlı yola.Kulaklarınızdaki ince düdük sesi daha da netleşsin..

Hızla salıverin kutuları bu yola..Biliyor musunuz, o zaman kutucuklarınızın ışıkları yanı verir,eğri büğrü camlardan eller sallanır,manzara izlenir..Bir bakmışsınız koltuklarda oturacak yer kalmamış.Yeşile boyadığınız koltuklarda gençler,yaşlılar,çocuklar.Kimi okuldan dönüyor,kimi işinden evine dönme telaşında.Yolcuların çoğu ayakta..En öndeki kutuda makinist var.Özgürce gidiyor raylarda...Rayları unutmuştunuz sahi..Bakın raylarda canlanı verdi biranda..
İstediğiniz istasyonda inme şansınız var.Ne de olsa bu renkli kutular sizin treniniz..

Trenle yolculuğu seviyorum..Değişik bir huzur doluyor içime..Sanki çocukluğumda oynadığım kırmızı treni büyütmüşlerde içine girebilme şansını yakalayı vermişim gibi seviniyorum bu yolculuk sırasında!

Tren uzaklıkları yakın kılıyor.Kışın ayrı renkleri sergiliyor,ısıtıyor,yazın sizi güneşe yaklaştırırken bir yandan da serinletiyor..Baharda aşkı müjdeliyor,büyülüyor..Bir de yağmur vuruyorsa camlarına ; sihirli kutuyla yolculuğa doyum olmuyor.

Sevgiyi,aşkı haykırıyor kesik kesik düdüğüyle..

Ben şimdi bahar mevsiminde beyaz şeritli,kırmızı ,mavi renklerle süslenmiş trendeyim..Filizi yeşil koltukları var trenimin.Kalabalık bir tren,saatime bakıyorum.Birazdan inmem gereken istasyona varacağım.Kalbim engel olamadığım bir şekilde saatimle yarış edercesine hızlı atıyor,derin bir heyecan kaplıyor bedenimi.Sebebini biliyorum.Gülümsüyorum.

Kapı açılıyor,bir tarafta deniz ,bir tarafta yeşil bir ağacın önünde bekleyenler.İlk bakışta seçiyor gözlerimin kahvesi onun mavi gözlerini yağmura inat.Daha da heyecanlanıyorum.Tek yaptığım üşüyen ellerimi onun avucuna bırakmak oluyor.İkimizde huzurluyuz.Diğer elimizle trendeki yolculara el salıyor,bizi kavuşturan makiniste teşekkür ediyoruz.

Yağmur aralıksız yağıyor.


Düdük sesi bu kez daha da gür.


Neşeyle uzaklara uğurluyoruz oyuncak trenimizi.

MERVE UTANDI -20 NİSAN 2012 -SAAT:02.08-GÖZTEPE

28 Şubat 2012 Salı

Pencere


Odamın buğulu camından akşamın tatlı siyahlığında uzaklara bakıyorum..Rengarenk ışıkların aldığı onlarca şekil arasından bir noktaya odaklanıyor gözlerim.Seni görmek istiyorum.

Sen de sıcacık odandasın ve buğulu camından sen de uzaklardan bana bakmaktasın!
Beni görebilmenin telaşı gözbebeklerinde..Biraz sağa çeviriyorsun başını,birazcık sola dönüyorsun.Ben; işte tam o çaprazlığın ucundan sana bakıyorum..Elinde mis kokulu şekersiz kahven ile beni düşünüyorsun.Biliyor musun ben de sütlü,şekersiz kahvemi yudumlarken seni düşünüyorum.Aslında biliyorsun,hatta hissediyorsun.
Hislerin kuvvetli,benim de sezgilerim güçlü seninkiler gibi..
Kokunu duyuyorum aniden,mutlu oluyorum..

Ufak bir tahminde bulunayım,radyo dinliyorsun!En sevdiğimiz şarkılar ardarda çalıyor bizim için!Ben de açtım radyoyu şimdi.Müziğin rahatlatıcı etkisiyle,sözleri duymuyorum bile.Sadece ellerini düşünüyorum.Sen çalıyorsun bu parçayı,ben söylüyorum sanki..Bir martı gibi hızlı uçuyor siyah beyaz tuşlarda ellerin,oldukça estetik.Durmak bilmiyor ama ahenkli.Sonra narin bir kelebek misali kalbinden kalbime taşıyor notaları nüansla..Seviyorum ellerini..

Gözlerin gözlerimdeyken " korku" çok uzaklarda,güvendeyim..Işığıyla ısıtıyor gözlerimiz bizi.Önce gözlerimiz,sonra ellerimiz bir bütün oluyor.Dilimizde isimlerimiz türlü takma isimlerle ruh buluyor.
Saatler geçmiş.Kahvem çoktan bitmiş.Gözlerim uykulu.Hadi kapayalım ışığı.
Önce kesik kesik el sallıyorum sana,sonra rüyama çağırıyorum seni,gerçi geleceğini biliyorum.Demiştim ,benim de hislerim kuvvetli.Gülümsüyorsun sımsıcak,içinden "hemen uyu,rüyana gireceğim "diyorsun.Ben ışığımı söndürüyorum..Mavi rüyalara dalıyorum.
MERVE UTANDI
28.02.2012-GÖZTEPE

30 Aralık 2011 Cuma

TEŞEKKÜRLER 2011,HOŞGELDİN 2012..



Boy boy plastik Çam ağaçları,saniyede renk değiştiren,yanıp sönen ışıklar,kar desenli ,parlak top süsler,kırmızı kostümlü çeşit çeşit Noel babalar,noel anneler,yeni yıl şarkıları,mağazaların vitrinlerindeki “Hoş geldin yeni yıl” yazıları,suni kar yağdırmacalar,fırsattan istifade satışlar,sokakların göz alan ışık yağmurları,kaldırım başı görmekten usanmadığımız milli piyangocu amcalar.Hindi ilanları!

Aylar öncesinden başlar büyük bir hazırlık. “Nereye gitmeliyiz,kiminle kutlamalıyız,o gece ne yapmalıyız sorularıyla oyalanılır.Planlar yapılır.

O gece; çocuğu,genci,yaşlısı kafalarına parlak külahlar takarlar o da yetmezmiş gibi tüylü,renkli maskelerle yüz ifadelerini korkunçlaştırırlar,çözememişimdir bir türlü bunun anlamını.Uğurlumu gelir,gelenek midir?

Konfetiler dağılır, düdükler öttürülür,etrafa parçaları düşen altın,gümüş rengi otrişler bir sağa bir sola sallanır.

Kimi çılgınca dans etmeyi, kimi sokak sokak gezmeyi, kimi de özel mekanlarda yediğini ,içtiğini bilmeden eğlenmeyi ister.Saat on ikiye geldiğinde Tarzan gibi ses çıkaranları,zıplayanları,çığlık atanları görmek mümkündür.On sayısından geriye koro halinde sayılmaya başlanır.Havai fişek sesleriyle yeni bir seneye “Merhaba” denir.

Yeni yılı karşılayacağımız yılbaşı gecelerini ben hep farklı düşünmüşümdür.
O vakit benim gözlerimden bir damla yaş süzülür. Herkes gülerken ben mahsunlaşıveririm.Elimdeki hediye paketleri kendime getirir, sarsar beni.

Sevdiklerim, yanımdaysa; "Yılbaşı Gecesi" işte o an anlamlı gelir.

O geceye dair ütopik beklentilerim olmamıştır hiçbir zaman.

Sevdiklerimin,sevdiğimin varlığı aslında en büyük beklenti ve hediyedir.

Yılbaşı gecesi bir yandan tatlı bir sevinç kaplar içimizi, bir çocuğun masalsı hayallerindeymişiz gibi hissederiz kendimizi.Bir yandan hüzünleniveririz veda ettiğimiz 365 gün 6 saati düşünürüz. “Acısıyla, tatlısıyla alışmıştık”2011 yılına deriz.Bazılarımız ise kurtulmak istediklerini söyleseler bile emin bir şekilde söylüyorum yeni yılın ilk altı ayı tarih yazarken eski yılın tarihini karalarlar istemeden. “Ay ne yaptım ben, yine eski yıla gitti ellerim” derken; bu kez dillerimize takılı verir eski yılın tarihi..Yeni yıldan beklentilerimizi geçiririz zihnimizden tek tek.Geçirmekle kalmaz her şeyi 2012’den isteriz.Siparişler listesi uzar gider.

2011’e de bu bencilliği yapmamış mıydık?

Nasıl da nankörüzdür.
Nasıl da çabuk unuturuz,teşekkür etmeden,daha tanışmadığımız yeni seneye kucak açarız.


Oysa ne çok şey paylaştık uğurladığımız eski yılla..

Evet saatler kaldı 2011’i uğurlamamıza.

Ben teşekkür ediyorum 2011 sana.

Acıyı da serptin,başarıyı da kattın,mutluluğu,sevgiyi,saygıyı,aşkı da kattın kalbime.

Unutmam asla seni..

Nice güzel sağlık dolu,sevdiklerimizle geçireceğimiz uzun uzun yıllara…

MERVE UTANDI- 31.12.2011-GÖZTEPE

UYKUSUZ ŞEHİR İSTANBUL..


Saat gece yarısını çoktan geçmiş,sabaha çeyrek var...
İstanbul'un uykuya teslim olacağını düşünürken,sanki daha gündüzü yaşıyormuşcasına ışıl ışıl sulietiyle dimdik duruyor.Korna sesleri,martıların çığlıkları,dalga sesleri yetmiyormuş gibi bu gürültüye bir de onlarca insanın hızlı kaldırımları döven adımları karışıyor,gözlerimi kapatıp sese kulak verdiğimde sanki İstanbul şarkı söylüyor..

Sıkışık trafikte mahsur kalmış ben,gördüğüm ilginç manzaralara dalıyorum.. Arabanın tozlu ,soğuktan buhar yapmış camından seyrediyorum uykusuz şehrimi.
Karaköy'de eski model bir arabanın içinden telaşla iki kişi çıkıyor,büyük bir güç sarf ettikleri yüzlerinden belli,içkinin dozunu kaçırmış bir delikanlıyı kaldırıma doğru yönlendiriyorlar.Sarhoş genç,iki adamın kollarında başaşağı çevrilmiş,süngerden bir kukla gibi..Beklenen eylem gercekleşiyor...

Kaldırım kirleniyor,birazdan gelecek olma ihtimali yüksek olan temizlik görevlisini ve onun emektar çalı süpürgesini düşünüyorum...Susuyorum...Başımı sağa çeviriyorum...Denizin yoğun iyot kokusu,lodosla karışıyor ancak öyle nefes alıyor,rahatlıyorum...

Galata köprüsündeyim...Bir tarafta Tarihi Yarım Adanın gölgesi,bir yanda balık ekmek satan sandallar..Köprünün üstünde ise yanyana dizili balıkçılar.Ellerinde oltalar,misinalar,dudaklarının ucunda küçülmüş sigaralar...Yanlarında güneşten rengi solmuş derin kovalar,kovaların içinde sabaha buzdolabına gireceklerinden habersiz yüzmeye devam eden; istavritler,kefaller,kıraçalar...
Üşümüyorlar balıkçılar,hepsi gecenin karanlığında siyah taşlı bir kolye misali sıralanmış..

Trafik akmaya başlıyor.Hafif uyku çöküyor gözlerime.Beşiktaş'a vardığımızda şaşkınım.Dolmabahçe sarayının önünden geçiyorum.Mustafa Kemal Atatürk'ü düşünüyorum.Ne zaman oradan geçsem içimden "Atam Sen rahat uyu,bekçisiyiz Cumhuriyet'in" adlı marşı mırıldanırım.Yine içimden tüylerim diken diken marşı mırıldanırken;gözlerime inanamıyorum.Orta yaşlı ,sarhoş biri görkemli sarayın kaldırımlarında.
“Aman Allahım o da nesi ?” diyorum. Keşke yağmur yağsa da , mazgallardan bir an önce bu şaşırtıcı sarı su kaybolsa..

Çok eskilere gitmeye gerek yok,çocukluğumun İstanbul'unu düşlüyorum.

"İstanbul böyle miydi?

“İnsanlar bu denli duyarsız değillerdi.”

“Saygıya yüklenilen anlam mı başkaydı?” diye söyleniyorum..
Kelimeler yetmiyor öfkemi tanımlamama..Bu defa da çaresizlikle ve umutsuzlukla susuyorum..
İstanbul uyumuyor.

İstanbul gürültülü.

İstanbul bugünlerde biraz kirli.

İstanbul değişti.

Bir yanda müthiş bir manzaranın hakimiyken,bir yanda saygıdan yoksun,değerlerini kaybetmeye terkedilmiş, yalnız kalmış,kalbi kırılmış biri gibi..
MERVE UTANDI-30 ARALIK 2011

29 Eylül 2011 Perşembe

Mavi



Uyumak için yumduğumda gözlerimi yalnız değilim gibi geliyor. Başımın altındaki kuş tüyü yastığı iyice yuvarlıyor, diğer küçük yastığa sımsıkı sarılıyorum. Üşüdükçe seni düşünüyorum, ısını veriyor ellerim,kalbim...

Karanlıkta göz kapaklarımın üstünde mavi bir ışık.Uyumama imkan yok gibi. Açmıyorum gözlerimi nedense ,sadece düşünüyorum "şu içinde olduğumuz ,paylaşılmaya hazır,şanslı zamanı,sonbaharı,seni,beni..."

Susuyorum...Ben sustukça beynim konuşuyor..."Kağıt,kalem ister misin?"sorusunu bekliyor belkide benden. Konuştukça konuşuyor gevezeliği üstünde.

Aklım konuşadursun bir köşede bense uzun bir uykunun mükafatı olan rüyalara dalmak istiyorum seninle,rüyalarımız mavi,masmavi olsun istiyorum.Yüreğimin saat kadar ritimsel atmasa da çarptığını net hissedebiliyorum şimdi.Tatlı bir yanma hissiyle kesik kesik nefesim...

Uyanıyorum...Küçük yastığa halen sımsıkı sarılı kollarım. Sen yoksun şu an ama; mavinin tonlarında gezinti yaptığımız rüyada yanımdaydın sahi.

Yüzümde tatlı bir gülümseyiş gizli.

Gözlerim açık şimdi.Bu seferde yaramazlık sırası gözlerimde.
Gözlerim aklımdan geçenleri okumakla meşgul, okudukça;kalbime sorular soruyor seninle ilgili,kalbimden komut alıyor,sonra pembeleştiriyor yanaklarımı.

"Kimbilir hangi düşüncemi beğendi?

"Kimbilir hangi hayalimin senaryosunu okuyor da buluyor beni ve doğruca taşıyor yakınımda bekleyen sana teslim ediyor?"

Sen de gör istiyor rolleri. Aslında çılgın, aslında deli.

"Başlatın hikayenizi!" diyor, ona neyse karışıyor sana, bana... Hatta üstüne üstlük kıs kıs da gülüyor köşeden bize.
Muzurluk peşinde belli.
Gözlerim,aklım,kalbim...
Bırakmıyorlar,beni,seni!
Okuyorlar bizden gizli hikayemizi.
Şimdi maviyim, tıpkı senin gibi .
Senin de, benim de rengimiz mavi...

29 EYLÜL 2011-Göztepe
MERVE UTANDI

9 Eylül 2011 Cuma

KÜS



Söyleyecek söz bulamazsınız bazen.Harfler huzursuzca dolaşıverir dilinizle damağınız arasında,bir türlü bir araya gelemezler.Koca bir düğüm oturur boğazınıza,nefes aldırmaz size.Ağlamak bile gereksiz bir eylem gibi gelir.Üşenirsiniz.Zaten gerek de yoktur ,yazıktır gözyaşlarınıza...


Canınız hiç birşey yapmak istemez..Oysa daha iki hafta önce yerinizde duramıyor,damarlarınızda dolaşan renkli enerjiyi zaptedemiyordunuz değil mi?

Anlıyorum sizi ben...

Peki nedir sizi üzen?

Mutluydunuz.Hayalleriniz gerçeğe dönüşme telaşındaydı belki...Pembe bir kapıdan adım attınız,üç adım sonrasında siyah bir kapı mı çıktı karşınıza yani!

Belki size öyle geliyordur!

Yazık size...

Şimdi kocaman bir boşluktasınız gibi...

Pozitif olun…Kuruntu geçmesin yanınızdan...

Siz de oyalayı verin canım kendinizi! Uzun yürüyüşler yapın,sinemaya gidin,kitap okuyun,yemek pişirin,kahve için,dikiş dikin,amaçsızca dolaşın meydanlarda..İşiniz varsa önce işinize bakın..Kimse bir şey diyemez ki size..Onarın yüreğinizin taze yaralarını..Güçlüsünüz siz.

Bir süre düşünmeyin sizi üzünteye boğan herşeyi..

Hüzünlemeyin de..

Sorular sormayın,didik didik etmeyin ruhunuzu..

Takılmayın sakın saatlere..Kovalamayın su gibi geçen zamanı...Saymayın bitmeyen uzun geceleri..

Önemlisiniz..Elinizdekiyle yetinmeyi bilin.Beklemeyin fazlasını.Şükredin..

Rüyalar “ne der?” ilgilenmeyin...

Kalbinizi dinlendirin..Kurmayın hayal mayal...Bırakın umutlarınızı geçici bir süreliğine..

Kırgınsa içiniz küs modundan çıkmaya çalışmayın zorla..

Kapsama alanı dışında ya da dilerseniz beklemede kalın!

Size şans getireceğini düşündüğünüz beyaz kuş tüylerini toplamaya devam edin bakalım...Belli mi olur.Vardır bir hikmeti ...

MERVE UTANDI-09.09.2011-iSt@nBuL

YEŞİL RÜYA



Hoyratça çekiştirilerek,bir gün gelecek o da diğerlerinin gördüğü muameleyi görecekti...
Onu bekleyen son hep karanlıktı.
Aniden sert bir rüzgarın şımarıklığıyla istemeden bağlı olduğu dalını ,komşuları olan narin yaprağını terkedecekti.Belki de sadık komşusu yaprağı da yanı başında kalacaktı,bilinmez..
Gümüşi dalları ılık bir yaz akşamüstüsünde ahenkle slow bir dansı sürdürürken; o, diğer arkadaşlarının coşkulu nidalarını,mutlu seslenişlerini duyamayacaktı.Çoktan kopmuş olacaktı,gizemli bir serüven bekliyordu talihsiz onu ve diğerlerini!
Yeşilimsi renkteki derisinin koyulaşmasını,solgunlaştığını sesi çıkmadan hayretle izlemekteydi.Yalnız değildi bu sıkıntılı yolculukta ,irili,ufaklı,şişman,cılız,büzülmüş,kurumuş,yaralı, bereli yüzlerce,binlerce kader arkadaşıyla bir aradaydı..Bu bunaltıcı yolculuğun molası hiçbir zaman lüks bir otel olmazdı. Kimi zaman eski , soluk ,güneşe maruz kaldığı için çatlamış bir leğende, kimi zaman da delik bir çuvalda işlem görmek üzere bekleyeceklerdi.
Oysa yaşlı, kalın gövdeli,dedesi saydıkları ağacın zarif dallarından sızıp; onları besleyen damla damla suyla can bulurken ne kadar da mutlulardı.Dedelerinin bir sürü torunu vardı..Şimdi kuzenleriyle birlikte dedelerinden ayrılmanın hüznünü yaşıyorlardı irili ufaklı yuvarlakımsı bedenlerinde..

Dedelerinin kolları her baharda filizlenir,güçlenirdi.Sonra minik torunları gözlerini açardı bu genç dallarda...Gün gelip onlar bu kolları istemeden de olsa zorla terkettiklerinde , o genç kollar başka torunlarla dolacaktı..Ta ki dede ağaç yaşadığı,yeşil kaldığı müddetçe..
Pembe duvarlı evin ikinci katındaki balkonun demirleriyle sıkı fıkı arkadaştı genç kollardan sağdaki..Evin yaşlı sahibesi okşardı dalları,çatallı sesiyle konuşurdu dallardaki meyvelerle.Onların olgunlaşmasını beklerdi,elindeki nemli bir bezle tozlarını alırdı ulaşabildiği dalların..Parlatırdı kendince çamurlu yaprakları..Bu eylem süresince,şanssız birkaç meyve sakarlık sonucu kopardı.

Yaşlı kadın kopan taneleri iri elleriyle toplar, aceleyle kırmızı tasa atar,suda iyice yıkadıktan sonra,çelik bıçağın ucuyla etli kafalarına küçük çentikler atar,ufak bir cam kavanoza limon dilimleriyle hepsini hapseder;üzerine de bol kaya tuzlu suyu boca ederdi.Dallarda yaşam mücedelesi veren diğer genç meyveler kuzenlerinin bir ay sonra kahvaltı masasında ucu sivri ,dört bacaklı bir metal eşya olan korkunç görünümlü çatala saplanmalarını korkuyla izliyorlardı belkide çaresizce..

Alaycı kuşlar çoğu zaman dedikodu taşırdı o yeşil bedenlere..
Cik,cik,cik heyooo:
"Duyduğuma göre sizin kuzenler çarşıda meşhur olmuşlar. Sele,kalamata,çizik,siyah,yeşil,biberli,kokteyl isimleriyle insanlar tarafından satın alınıp,farklı evlere yolculuk yapıyorlarmış"
Bazen açgözlü kara kargalar bozardı hepsinin sinirini...
Gak, gak, gak :
"Duyduğumuza göre sizin kuzenler dev makinalarda ezilip,suları cam şişelere doldurulmuş,bu sarımsı suları yağ diye satıyorlarmış insanlara.İnsanlar da yemeklerde sizin suyunuzu kullanıyorlarmış.."

Asılı durduğu dalda korku kaplamıştı bir diğer minnacık yeşil bedeni,hafif de kilo mu almıştı?
Yine o iri elli ,sakar kadının nemli toz bezi teğet geçmişti etli kafasından...Ne o çatal denilen cani aleti görmek istiyordu,ne de kuşların,kargaların taşıdığı dedikoduları duymak istiyordu.
Evet rüzgar kendini belli edercesine bu akşamüstü de hırçın esmeye başlamıştı.Ama düşmemişti,dedesinin genç kolları bugün de korumuştu onu rüzgardan.Sakar elli kadın da düşürememişti onu ..Damla damla dallardan sızan suyu da depolamıştı bedenine..

Ne yaparsa yapsın kaçış yoktu karanlıktı hepsinin sonu...
Kalamata,Kokteyl,yeşil,siyah,çizik,biberli...
Kimi zaman bir sürü kuzeniyle bir kavanozda "Ezme" idi..
Tuzlu bir poğaçanın üzerinde çekirdeğinden ayrı , fırınlanmış ,ısırılmak üzere beklemedeydi..
Bir yemeğin parlatıcısıydı porselen tabakta ,sarı suyuyla tüm tabağı kaplamıştı..Yemeğe isim verendi,sıfat ekiydi,ama bunun farkında değildi..O bizim saf ZEYTİNİMİZDİ...

24 Ağustos 2011 - MERVE UTANDI-ALTINOLUK

27 Ağustos 2011 Cumartesi

KÜÇÜK ÇEKİRDEĞİN SERÜVENİ





Bir tutkudur kimi zaman,bahanedir,dosttur,dert ortağıdır,sıcaktır,arkadaştır,kardeştir,tatlıdır,acıdır,sevinçtir,bir şarkının nakaratı gibidir..

Koyudur,pütürlüdür,sütlüdür,aromalarla dosttur,buzludur bazen..…

Buluşturur,kavuşturur,sohbetlerin baş kahramanıdır.Toplantıdadır,lokantadadır,cafededir,komşudadır.Seyahatlerdedir..

Esas su ve şeker ikilisiyle buluştu mu, birlikte mucizevi bir içeceğe dönüşürler. Yüzyıllardan beri vazgeçilmezdir.Her mekanda,her evde,her sokakta,her şehirde,her ülkede onun kulaklarını çınlatan birileri mutlaka bulunur.

Çok sıcaksa dudakları yakar,onu içen bir çırpıda hüpletir..Kışın sıcağında elleri üşeyini ısıtır. Soğuk tüketilecekse buz ilavesiyle yüreğine kadar seni serinletir.

Ezelden beri çay kıskanır onu. Bitmek bilmez bir yarış vardır aralarında, bir türlü neticelenemez.

Yine de bu tatlı rekabet güzeldir.İnsana yaşadığını hissettirir..

Uykudan kapanan göz kapaklarını aralayıcıdır. Halsizliğe devadır. Kısa bir molanın adıdır.

Saatle,zamanla işi olmaz hiç onun..O, içildiği vakit belki saat sabaha karşı beştir,belki akşamüstü dört..

Kahvaltı sonrası mideleri bastıran; akşam yemeklerinden sonra ise ilk tercih edilendir. Bazı huysuz bünyeler “çay demlenecekse biz onu şimdi içmeyelim”cümlesiyle ne büyük lezzeti ertelediklerinin farkında bile değillerdir.

İsteğe göre naneli, muzlu bir likör kadehinin yanındaki tamamlayıcıdır. Küçük ,şeffaf pudra şekerine bulanmış yumuşacık bir lokumla,çifte kavrulmuşla,bitter çikolatayla veya portakallı draje ile servis edildi mi onu reddedeni bulmak zordur.

Düğünde içilir,bayramda içilir,özel günlerin içeceğidir...

Öyle güzel servis edilir ki istersen zarflı bir fincana dök bu koyu sıcak sıvıyı, dilersen gündelik porselen bir fincana döküver..Rengarenk kulplu kupalarda da içsen her fincanda aynı tadı yakalaman mümkündür…

Küçük bir çekirdekten ibarettir topu topu ama küçümsenemeyecek kadar büyüktür insanlarda bıraktığı haz..



İyi bir dinleyecidir..

Ne olaylara tanık olmuştur,olacaktır… Kim bilir hangi masalarda bulunmuştur,bulunacaktır.

Sırdaştır.

Popülerdir.

Bir fincanın kırk yıl hatırı vardır derler…

Ne sözler söylenmiştir onun için…

Küçüklere nedense içirmezler onu,çocuk üstüne döker,haşlanır diye gereksiz bir evhamla,tazecik zihinlerde farklı tanıtılır,bir yetişkin ciddi bir yüz ifadesiyle çocuğun kulağına yaklaşır ve şöyle der:“İçme sakın,küçükler içmez,suratın kararır simsiyah olursun!”.. Şanssızdır belki böyle öcü gibi tanıtıldığı için, ancak çocuk büyüdüğünde o gizemli tat damaklarına bir değdi mi hepsi sözde kalır..

Bazen fincan ters çevrilir,altındaki ince tabağa özenle bir hamlede kapatılır; komşu kızları,nineler,teyzeler sıraya girer.Onun uğruna genç kızlar dilek tutar,fal kapatırlar.Bir sürü seanslar düzenlenir onun adına...Bazen erkekler bile düşmüştür bu tuzağa..Sırayla süslü,cafcaflı cümleler dökülür falcı kimliğiyle elinde fincanıyla bekleyen kişinin dudaklarından..Dikkatle dinlenir hızlıca dilinden dökülenler.... Merakla bekleyen,saf falcıyı dinleyenler ise falcının ağzından olumlu cümleler duymaya aç vaziyette beklerler..Onların zihninde yücedir,güçlüdür,bilgiçtir falcı..

“Sana uzun bir yol var kardeş! Fare gibi düşmanın var.Aman dikkat edesin.İki vakite bir paket alacaksın,musluk açılıyor,bir harf çıktı tabakta ,isminin içinde “A” var mı?Filler var, bereket kapında,üçlü bir günde buluşman var,ay hilal olduğunda kabarık bir elbise giyeceksin...”sözleriyle bir bakmışsın vakit geçmiş.

Renklere de isim olmuştur..Bazı gözler onun rengindedir.

Ne kapkaradır tam olarak ne de açık siyah denilebilir rengine…

Kahverengidir “kahve”!

Özeldir…

Köpüklüdür…Çeşit çeşittir.İşlem görür..Küçük çekirdek; toz halini alana kadar öğütülür.Kavrulur.Pişirilmeye hazırdır şimdi ..

Şekerli,orta şekerli,köpüklü,çok kaynamış,az şekerli,sade..

İster onu özel elektirikli makinalarda pişir,süz; ister eski usül cezvede pişir..İster hazır kahve diye çağa uydur,ister krema ,aroma,buz,süt,alkol ekle..Bir sürü isim alsa da sihri o küçük çekirdekte gizlidir..

İlham verir…

John Sebastian Bach şöyle der onun için:

“ Ah bu kahve ne kadar lezzetli! Muskat şarabından çok daha tatlı.Binlerce öpücükten daha mutluluk verici..

Kitaplara,filmlere,şiirlere,makalelere konu olur.Sağlığa da faydalıdır.Bazı duvar yazılarında onun için şöyle bir dörtlük yazılmıştır:

“Şeytan kadar KARA/Cehennem kadar YAKICI/Melek kadar SAF/Aşk kadar TATLI...”



Doğrudur tüm bu sözler, kahve için söylenenler…

Mis gibi kokar,kokusuyla cezbeder geçmişe ışınlar ,geleceğe götürür içenini..

Doyamazsın,kanamazsın,içtikçe içesi gelir insanın..

Sabırdır…

Bekleyenin ,sevenin yanındadır..

Hayaldir..Hayalleri gerçeğe dönüştüren sihirli bir değnektir.

Elleri ellere kavuşturandır..

Rüyadır…

Umuttur..

Cesaret verendir..

Derindir….

Tatlı sözler söyletir sevgiliye, aktarsın dilindekileri hemencecik yanındaki sevgilisine diye...

Aşktır..

Uyanıştır…

Sevgiyi aşka,aşkı sevgiye bulaştırır.

Kalpleri ,kalplerle birleştirir.

Tesadüfleri sever..

Kahve büyülüdür..

Bir yaz gecesi mavi düşlerini gerçeğe taşıyacak iki kişinin buluşup; heyecanla kavuşmaları sonrasında ; mum ışığında gözleri gözlere kitler, bir anda mutlulukla sohbet ederlerken; geleceği sabırsızlıkla kucaklamayı planlanlarken; kaşık kaşık yedikleri sıcacık fondünün tamamlayıcısıdır belki de bol köpüklü,sade iki fincan kahve..


Merve UTANDI-25 Ağustos 2011

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Küçük Kız İle Genç Kadın


Çocukları çok severdi.Sağlık problemleri nedeniyle dört kez anne olma şansını yitirdi. Büyük hayal kırıklıklarıyla zor da olsa sindirdi yüreğine bu acıyı.Yıllar geçti ve abisinin büyük kızı soğuk bir kış günü Mart ayında doğum yaptı.Bir kız bebek dünyaya geldi.Ancak bu minik kız çocuğu gündüzleri anne ve babası çalıştığı için yalnız kalamayacağından ,çocuk özlemiyle yanıp tutuşan;annelik duygusunu yaşamaya hevesli bu genç hanıma bakması için her öğlen getirildi.

Büyük bir meşgale oldu onun için bu küçük kız bebek...Bebeğin altını değiştirirken,mamasını yedirirken,hatta bebekle oynarken o kadar mutluydu ki yepyeni bir alemden içeri süzülürcesine adeta uçuyordu.Temizlik hastasıydı,şimdi daha bir özeniyordu her şeyin sterilliğine,temizliğine,düzenine.Her yer çamaşır suyuyla defalarca siliniyor,bebek bezleri kaynatılıyor,bin bir farklı teknikle mama kapları soğutuluyordu.

Bazı zamanlar bu genç hanımın evinde minik misafir; anne babasının işleri ve seyahatleri dolayısıyla üç beş günde olsa yatıya kalıyordu.Bebek ateşlense bu genç hanım ; anında nöbetçi eczane, bebek ağladığında ise onun imdadına yetişen sevimli bir palyaço olurdu.

Zaman aslında hızla ilerliyordu.Küçük bebek gün geçtikçe büyüyordu.Her öğlen konuk olduğu bu ev onun için çok eğlenceli bir mekana dönüşüyordu.Annesi babası hep işe gitsin istiyordu.Yatıya kaldığı ilk gün, ilk yarım saat " Annemi istiyorum!"cümlesi dudaklarından dökülmüş olsa bile kısa bir süre sonra genç kadının yaptığı oyalamalar sonucunda zihninden kayboluveriyordu çabucak..
Annelik duygusunu hiç tatmamıştı ama bu küçük kızın doğumuyla o bir anne kadar şefkatli,bir öğretmen kadar bilgili,yeri geldiğinde çocuğu fevkelade oyalayabilen ,kollayabilen kalbi ışıl ışıl sevgiyle taşan bir kadın haline bürünmüştü..

Elinden tutardı küçük kızın sımsıkı.Kadiköy'e gelirlerdi birlikte.Tek tek kuyumcu dükkanlarının sarı ışıklı vitrinleri önünde gözalıcı altınları seyre dalarlardı.Acıktıklarında alternatifleri şimdiki gibi çok değildi....Ne MC DONALDS vardı o vakitler,Ne STARBUCKS...Saray Muhallebicisin'de soğuk köpüklü ayran eşliğinde ya tombik ekmek döner ya da su böreği yerlerdi.Üzerine de bol pudra şekerli,gül suyuyla kaplanmış su muhallebisini yemeden ayrılmazlardı nostaljik dükkandan.

Güneş tam tepedeyken birbirlerine büyük bir sevgi bağıyla bağlı bu ikili; yine sımsıkı el ele tutuşurlar,evin yolunu tutarlardı.En keyiflisi işte bu anlardı.Dönüş yolunda mutlaka bir oyuncakçıya uğranır;küçük kızın istediği bir oyuncak alınırdı.Evcilik oynamaya bayılan küçük kızı evde bir sürü sürpriz beklerdi.Bir gün eski kumaşlar çıkarılır bebeklere elbiseler dikilir,oyun örtüleri minderleri dizayn edilir,başka bir gün ise salonun ortasına bir leğen dolusu su getirilir,içine mis kokulu lavanta sabunun köpükleri doldurulup;tüm oyuncaklar sırayla yıkanırdı.

Evdeki oyunlar saymakla bitmezdi.Küçük kıza güvenirdi genç kadın...Mutfakta minik elleriyle salata yapmasına destek verirdi.Sabrı bir anneninkinden daha üstündü.Kırılan bir bardağa kızmazdı.Sadece evhamlıydı,küçük kıza bir zarar gelmesinden korktuğu içindi tüm paniği,çiçek toplarlardı baharda.Piknik yaparlardı Fenerbahçe koyunda..Geceleri desenli bir yorganın altında çiçekli hikayeler dinlerdi Küçük kız Genç kadının dilinden.. Rengarenk rüyalar görmemesi imkansızdı küçük kızın...Örgü örerlerdi,mantı yaparlardı, küçük kız tek tek kapatırdı mantıları...

Sobanın kızgın ateşinde patates pişirilerdi. Yemesi çok lezzetli olurdu.Kışın küçük kıza banyo yaptırır,saçları iyice kurusun diye saatlerce sobanın önünde onun uzun siyah bukleli saçlarını özenle tarardı.Yıllar geçti kız ilkokula başladı.Şimdi yeni bir macera başlamıştı ikisine de,küçük kızı akşamüstleri okuldan alır;çay saatinde farklı sürprizler yapar;alışılması zor ödev kavramına süslü bir geçiş yaparlardı.Zaman hızla ilerledi.Kız lise,üniversite mezuniyeti derken;genç kadında yaşlandı.Bağları hiç kopmadı ikisinin de.

Eskisi kadar her gün görüşemeseler de telefon yetişti imdatlarına.Küçük kız da büyüdü..Eskiden karşıklı Türk kahvesi içemeyen bu ikili karşılıklı kahve sohbeti bile yaptılar.Hatta fallar bile kapatıldı.Yemek tarifleri sohbetin önemli bir parçasıydı..Masum dedikodular yapılırdı.Bir bebeği vardı genç kadının; kışın giysisi farklıydı bu bebeğin yazın başkaydı..Bayramlarda salonda baş köşede otururdu.Sanki bir canlıymış gibi anlatırdı küçük kıza o bebeğin hallerini.

Bundan beş sene önce tedavisi güç bir hastalığa yakalandı bu sevgi dolu yüreğiyle pozitif olma çabası veren; genç bedeni hastalıkla mücadele eden yaşlı kadın...Küçük kız bir süre kabullenemedi bu üzüntüyü.Ona belli etmemek için elinden geleni yaptı.Dikkatini dağıtmak için bebekliğindeki rolleri değiştiler istemeden de olsa zorla..Şimdi küçük kız palyaçoydu,nöbetçi eczaneydi..Bir ,iki sene böyle sıkıntılı geçti.Umutlar tükendi.

Geçen senenin yazında o fedakar,çocuk sevgisiyle taşan, küçük kızın hala dediği kadın yatağa bağlandı.Aklı ölene dek yerindeydi.Umutlar tükendi.Yapılan onca tedaviye rağmen sonuç alınamadı.Küçük kız zorla gidiyordu hasta ziyaretine.Yüreği belki dayanamıyordu.Onu öyle çaresiz görmeyi sindiremiyordu..O hep dimdik,sağlıklı haliyle kalmalıydı küçük kızın anılarında..

Şubat ayının ilk haftasıydı.Bir akşamüstü bıraktı kendini,hayatta kalma mücadelesini kaybetti.

Cenazesinde tutamadım gözyaşlarımı,deterjan kokulu evinden içeri girmekte zorlandım.Ben o evin şımarık kızıydım..Ben o evin prensesiydim.Odasına gittim..Tüm eşyalar anlamsızca bakıyorlardı bana.En acı olanı da süslediği,çocuğuymuş gibi sevdiği bebeğinin beyazlar içindeki giysisiyle oracıkta oturuyor olmasıydı.Görmek istemedim bir daha o bebeği bir torbaya koydum,çay servisi yapan apartman görevlisinin torununa armağan ettim.Ben bir daha lavanta kokulu sabun kokusu da koklayamadım.Hep aklıma su dolu mavi leğendeki oyuncak yıkama maceramız geldi.Sesi ara ara kulaklarımda yaşıyor.O küçük kız Merve,genç kadın halam diye hitap ettiği seni gerçekten çok sevdi.

Mekanın cennet olsun Nuran HALAM!!



MERVE UTANDI
25.07.2011 -Altınoluk

16 Temmuz 2011 Cumartesi

YAZ



Uzun zamandır yazı yazmıyorum,hatta yazamıyorum..
Silkelenmenin,zıplamanın,kendine gelmenin zamanı çoktan geldi de geçiyor bile düşüncesindeyim.Blog takipçilerinden,internetten,dostlardan,arkadaşlardan ve kendimden özür diliyorum..

Zihnimden düşünceler bir sağa sola savrulurken;elim kaleme sarılamadı aylardır..Bir boş kağıt aldım elime;kalemim bana sadece karalama işlemini yaptırttı,yırttım kağıdı.Duyarlı,çevredostu bir insan edasıyla geri dönüşüm kutusuna yolladım top şeklindeki biçimsiz o kağıdı.Oysa o kağıtta küçümsenemeyecek duygular gizliydi.Belki de beynimdekiler şekillerle dökülmek niyetindeydiler bir süreliğne..
Çok sıkmadım içimi ,nasıl olsa yazacaktım geç de olsa ,cümleler birbirinden kopuk da olsa, okunduğunda başkaları tarafından anlam ifade etmese de ben yüreğimin ferahlaması adına bir şekilde bir gün yazmaya başlayacaktım yeniden.

Ve yazıyorum işte...


Harfleri,kelimeleri saymadan,paragraflara,imla hatalarına bakmadan,özgürce denize açılmış bir yelkenlinin rüzgarla yaptığı ciddi mücedelede olduğu gibi bilgisayar karşısında klavyenin tuşlarına bazı anlarda nazikçe kelebek gibi dokunuyorum, bazen de sert ve hırçın hareketler içinde aktarıyorum bilgisayar ekranına bu satırları...
Konserlerimin yoğunluğu,provalar,öğretmenlik,gösteri telaşı derken mevsimlerin kendine has güzelliklerini hissedemeden sonbaharı,kışı,ilkbaharı geri de bırakıp sıcak yaz aylarının ikincisinin ortalarında güneşle boğuşurken; bir bardak soğuk suyun arkadaşlığıyla yazıyorum yazımı..

Bir yanda bahçenin yeşilliğine takılıveriyor gözlerim,zeytin ağaçlarının gölgesinde otururken; kırlangıç korosunun slow müziği eşliğinde,hayaller alemine dalacakken;Ağustos böceklerinin detone vokallerini duymamaya çalışıyorum.
Karıncalar balkonu sürekli süpüren temizlik hastası olan bana rağmen arada bir beyaz fayans taşlarda bana nispet yaparcasına küstahça defile yapmaktan çekinmiyorlar..Tamam ,ben onları süpürüyorum ama haksız da değilim yani..Çok mu çalışkanlar sanki,benim evimdeki kırıntıları,gıdaları silip süpürmeyi,hatta çalmayı sizce hakediyorlar mı?Bana sormadan,izin almadan, ukalaca şeker kavanozuna girebiliyorlar..Bir kavanoz reçelimi ziyan edebiliyorlar,ufacık bedenlerine bakmadan çevrede ne varsa büyük bir aç gözlülükle yuvalarına taşıyabiliyorlar.Hem yiyecekler ziyan oluyor,hem de olur olmaz zamanlarda eyleme geçişleri bana çok bencilce geliyor.Kim ne düşünürse düşünsün,ben bir sanatçı olarak hep dışlanan ,eleştirilen, vokalist böceklerin,kuşların,detone ağustos böceklerinin yanındayım.

En azından elinizle kışt kışt yaptığınızda sizi sömürmeden,hemencecik onurlu bir şekilde yollarına devam edebiliyorlar.Bu davranışları karşısında zaten ekmeğinizi gönül rahatlığıyla paylaşabiliyorsunuz.Kırıntıları ve yiyecek parçalarını ; siz onlara izin verdiğiniz sürede toplayıp göçüyorlar istedikleri mekana,şehre..Enerjik,neşe saçarak,pozitif,gerektiğinde de ciddi kanat çırpışlarıyla..Onlarda yaşam mücadelerini sürdürebilmek adına bir şekilde karınlarını doyurabiliyorlar.Obur değiller.

Meğer ne kadar bunaltmış beni karıncalar..Haydi karıncalar şimdi de bilgisayarıma musallat olun ve ekranımda küçük bir gezinti yaparak sizlere ayırdığım koca paragrafı okuyun bakalım...
Evet,şimdi mekan değiştiriyorum dev şemsiyenin gölgesi altındayım bu kez gözlerimde beliriveren manzara denizin mavisi.On dakika önce gördüğüm tatlımsı mavilik,zaman zaman siyaha özenen mavinin büyükannesi olan laciverte dönüşebiliyor.Yarım saat sonra ise üşenmeden farklı tondaki mavi kostümünü giyebiliyor. O bazen çok sakin suların çağladığı mavi deniz;kimi zaman kumlarla,yosunlarla kavga ediyor...Ben çoğu zaman maviliklerde kaybolmak istiyorum...Üşüme kaygısı taşımadan sayısız kulaçlar atıyorum,tuzlu suların gözlerimi yakmasına aldırmadan,dalıyorum Mavidüşlere...Biran geliyor ben ufuk çizgisinde sıcağın etkisiyle bir serap görüyorum, bir kano bana doğru hızla geliyor,üzerindeki siluet belli belirsiz bana el sallıyor,hatta sesleniyor “Merve heyo,bak ben geldim!” diye…Bir cam şişeye rastlıyorum sonra..İçinde küçük birkağıt..Mektuptur diye açıyorum,kısa bir bestenin notalarıyla karşılaşıyorum..Gülümsüyorum..Sadece mutlu oluyorum..Mavidüşler ferahlatıyor bedenimi,deniz altında el sallıyorum balıklara,kestanelere,istiridyelere...Şarkı söylüyorum,tekrar derin bir nefes almak için sudan çıkardığımda başımı; bir bakıyorum alaycı martı sesleriyle gün batıyor..

Elime üç tane taş alıyorum,batıl olduğunu bile bile dağın arkasında saklambaç oynayan güneşi kendimce uğurluyorum...Aldığım üç taşı mavidüşlerin bir uzantısı olan dileklerimle birleştirip; uzaklara fırlatıyorum...O da yetmiyor bana..Göz hafızama yerleştirip bu fırlattığım üç taşı tekrar sudan çıkartıyor; bir çocuk gibi "kaç defa kaydırabilirim acaba?"sorusuyla hırs yapıp ,denizde sekmesine tanıklık ediyorum...

Alkışlayan yok,"aferin sana, ne güzel kaydırdın" diyen yok,taş kaymadığında "olmadı yapamadın" diyen yok...İrili ufaklı tüm taşlar o an benim oyuncaklarım...Canım isterse defalarca oynayabilirim bu oyunu...

Akşam oluyor,balkondayım.Sokak kalabalık.Evin önünden otoban geçiyor.Arabaların klaksonlarının,vidanjörlerin,motorsikletlerin,traktörlerin,kamyonların,tırların,minübüslerin gürültüsünden kendi sesinizi bile duymanız mümkün değil...Sonra tam başımı siyah gökyüzüne kaldırıyorum.Meteor yağmurlarını izleyecekken;irkiliyorum.Sanki bir hırsızla karanlıkta burun buruna gelmişim hissine kapılıyorum.Gözlerimin içinde rahatsız edici bir parıltı.Keskin bir ışık.Tüm balkonu baştan sona tarıyor,tüm gece aralıksız bu ışık oyunu baş döndürücü etkisiyle bizi aydınlatıyor.Mutlu muyuz?Tabiki hayır.Karşıdaki Cafe'nin bu yıl hizmetimize sunduğu demode,zararlı lazer ışığının tacizinden kim memnun olur ki!

Herşeye rağmen hafif ,şeker tadındaki ,ılık bir rüzgarın kendini hissettirmesiyle;kurutmadığım uzun siyah saçlarımı salı veriyorum rüzgarın kollarına...

Ve Yaz mevsimine merhaba diyorum...


MERVE UTANDI- 16 Temmuz 2011-Altınoluk

14 Şubat 2011 Pazartesi

SEVGİLİ


Özel günlerin abartılmasından ciddi anlamda sıkıntı duymaya başladım.Eskiden bu kadar abartılmaz mıydı kutlamalar yoksa ben mi farkında değildim diye çok düşündüm bugün.

Sokaklarda yürümenin imkanı yok. Keskin soğuğa rağmen herkes bugünü kutlama telaşında...

İnsanlar ellerindeki kalp şeklindeki kırmızı balonları tutmaya çalışırken; bir yandan yine kalp şeklindeki minik şekerleri yemekle meşguller... Arkalarından gelen yayanın “acelesi var mıdır? Yolu ben rahat davranışlarımla işgal ediyor muyumdur?”kaygısı taşımadan yüzlerinde sahte bir gülümsemeyle dolanan bir sürü çift akın akın sallanarak yürümekte...

Ağaçlar kırmızı ışıklarla,kurdelelerle süslenmiş.Her bir yeşil dal bazı kişilerin düşüncesizliğiyle olmadık kıvrımlarından kopuvermiş.Şimdi yazımı okuyanlar burada bana “Merve bir anda çevrecimi oldun?” diyebilirler...Etraf çöp yığınlarıyla dolu..Görmezden gelmek imkansız..Anonslar mı yapılmıyor,danslar mı edilmiyor,kalp kostümlü adamlar broşürler mi dağıtmıyor...Boy boy afişlerde mücevher reklamları,her nesnenin üzerinde kalp görmek kaçınılmaz...

Ben adımlarım hızlı bir şekilde yürüyorum her zamanki gibi sessizce...Sağa sola bakıyorum,çocuklarda bu sevgi günü oyunun içindeler...Micky Mouse Minisini kucaklamış,Donald Duck köşede kırmızı bir balon elinde beklerken; Daisy onu öpüyor...Kalemler “love” sözcükleriyle göz alıyor...Defterler yine kalpli ve kırmızı...

Çiçekçi kadın şaşırtıcı bir rakamda yaptığı satış miktarının sevinciyle sattığı çiçekleri jelatınlemekten yorulmuş; sabahtan beri ağzında çiğnediği sakızı çıkarmaya fırsat bulamıyor.

Arabalardan yüksekselen aşk şarkıları;sıkışmış trafikte korna sesleriyle farklı bir kıvamda çınlıyor kulaklarımızda...

Düşünüyorum da sevginin, birbirini seven kişilerin, aşıkların böyle baskı altında olmaları mı gerekli?

Hani bazıları şöyle der ya: “Bu sevgi sadece sevgiliye duyulan sevgi olmayabilir illaki...Bitkime duyduğum sevgi,aileme duyduğum sevgi,evcil hayvanıma duyduğum sevgi..”

Bitkini her zaman sevebilirsin bence sadece kuru kuru sevme çevreyi koruman yeterli!

Evcil hayvanını da sev onu sokak hayvanlarından soyutlamadan ,dikkatli!

Ailene duyduğun sevgiyi önce bir tart sonra düşün bence en büyük sevgi kimseyi kırmadan bir günü geçirebildin mi?

Aşıksan güzel hayaller süslesin yüreğini!

Şımarıklığınla bayağılaştırma sevgiyi!


Bir sevgilin varsa sadece sımsıkı tut onun elini!

Süslü püslü hediyelerin rüzgarında savrulup,yorma lütfen evreni....

Sevgi özelleştirilmeye ihtiyacı olan bir duygumu ki?

Sevgi bu kadar aciz mi?

Biz sevgiyi,sevgiliyi neden hapsediyoruz yirmi dört saate ayrılmış bir dilimin içine?

Neden özgür bırakmıyoruz sevgiyi,sevgilileri?

İlla ki bir günü mü olmalı sevginin..Diğer günler siyah rengin sahibi de sadece sevgililer günü olarak kutlanan “14 Şubat” mı kırmızı rengin hakimi!!

Herkesin dilinde sevgi,sevgili...

Evde sevgi..Cafelerde sevgi...Televizyonda sevgi...Sokakta sevgi...Gazetelerde sevgi...

Sevginin bu denli yoğun yaşandığı bir ülkede,sevgimizi korkusuzca diğer günlerde de keşke dile getirebilsek o zaman oluruz tüm gözlerde “SEVGİLİ”..

MERVE UTANDI-GÖZTEPE
14 ŞUBAT 2011

17 Aralık 2010 Cuma

OYA PALAY












Bir kadın düşleyin hırslı,dik başlı,otoriter,tuttuğunu koparan,zaman zaman sinirli...

Bir kadın düşleyin; baskın bir ruha sahip, isteklerini yaptırımlarla yerine getirmiş; herkes onun emrinde...

Kimi zamanda oğlu için endişelenen şefkatli bir anne...

Alemdar Tohum ve Toprak’da Ayşe Sultan’ı biz bu özellikleriyle tanımıştık..

Bir kadın düşleyin yaptığı evlilikten pişmanlık duymuş,kızıyla iletişim kurmakta zorlanan,eşinin ani ölümüyle,beklemediği bir düzen içerisine giriverince şaşkın,afallayan...

Düşüş adlı oyunda İzzet Hanım böyle karşılaşmıştı biz izleyenleri....

İzzet Hanım da ,Ayşe Sultan da dimdik duruşlarıyla,hüzne bulanmış benizleriyle,mutsuzluklarını kalplerimize işlemişlerdi adeta.Yeri geldi bu iki kadına da üzüldük,yeri geldi kızdık...

Peki bu bahsettğim iki oyunda,oynadığı diğer oyunlarda farklı kişiliklerle bizi etkisi altına alan oyuncu gerçekte kimdi?

Oya Palay!

Bu başarılı sanatçı gerçek hayatın sahnesinde nasıl bir rolü canlandırıyordu diye düşünürken;

Oya Palay’ı sadece sahnedeki performanslarıyla tanımış ben ;kısa bir zaman önce kendisiyle tanışma şansını yakaladım...

Bir kadın düşleyin ışıl ışıl parıldayan gözlerinden sevgi akan,mesleğine aşkla tutunan,başarısının ışığıyla bizi aydınlatan....

Bir kadın düşleyin, mütevazi,insancıl,selamını esirgemeyen,gülücükleri bonkörce dağıtmaktan kaçınmayan...

Bir kadın düşleyin uzun uzun sohbet etmediğiniz halde size kendisini bir iki cümleyle tanıtıp; şeker gibi bir kalbin sahibi olduğunu müjdeleyen...

Bu şeker kalbin sahibi tiyatro sanatçısı Oya Palay ; sanatçı bir ailenin kızı.. Tiyatro ve sinema oyuncusu, seslendirme sanatçısı, yönetmen aynı zamanda senarist olan babası Abdurrahman Palay ile tiyatro oyuncusu Özen Tutucu’nun kızları. 5 Temmuz 1960 yılında doğan sanatçı; sanat hayatına küçük yaşlarda başladı,1986 yılında Şehir Tiyatrolarına giren oyuncunun oynadığı oyunlardan bazıları;

Resimli Osmanlı Tarihi;Kuşlar, Ben Anadolu,Metro Canavarı, Sarıpınar 1914, Afrikalı Peygamber,Memleketimden İnsan Manzaraları,Lüküs Hayat,Ahududu, Aslana Benzer,Bernarda Alba`nın Evi,Düşüş,Alemdar.

Oynadığı Sinema filimleri;

Karanfilli Kadın(1966),Bir Aşk Türküsü(1969), Hasret(1980),Sevda Rüzgarı(1986),Namus Düşleri(1986)

Oya Palay gibi değerli,başarılı bir sanatçıyı yakından tanıma fırsatına eriştiğim için gerçekten mutluyum.Dün gece kendisinin nazik davetiyle tiyatroya gittim ve “Alemdar” adlı oyundaki başarılı performansını bir kez daha keyifle izledim...


Alkışların durmadan yükseldiği,perdenin hiç kapanmayacağı,oyunculuk gücünüzün etkisiyle karanlıktan sıyrılıp aydınlığa kavuştuğumuz,sağlıklı nice başarılı performanslarınıza,nice oyunlara!

Teşekkürler Oya Palay!

Sevgilerimle;
MERVE UTANDI


5 Aralık 2010 Pazar

DÜŞÜŞ




Kırmızı kadife perde sımsıkı kapalıydı,oyunun başlamasına sadece on dakika kalmıştı.Biraz sonra başlayacak oyunun konusu hakkında biraz ön araştırma yapmıştım..

Kucağımda şehir tiyatrolarının bugün izleyeceğimiz oyununu anlatan, hangi yazara ait bir oyun olduğunu, yönetmenin ,oyuna ruh verecek oyuncularının hangi sanatçılar olduğunu özetleyen kitapçık durmaktaydı.

Önce baştan sona şöyle bir inceledikten sonra,detaylı olarak birkez daha gözden geçirmek istedim.

Oyuncuların listesini tekrar okudum ve kısa bir an 2010 yılından koparak; lise yıllarıma geçiş yaptım..Oyunda oynayan sanatçılardan birinin ismini görmem sonucunda başlayan bu geçmişe yolculuğum ; perdenin açılmasıyla son bulmak zorunda kaldı
Ve “DÜŞÜŞ” isimli oyun başladı.

Artık çok emindim.Başrol oyuncularından Nimet karekterini canlandıran Defne Gürmen Üstün benim Kadiköy Kız Lisesin’den arkadaşımdı.Okul servisinde de birlikteydik,servis şöförümüz onu benden daha önce bırakırdı evine.Bazı zamanlar çıkışta bizimle gelmezdi; onun bahsettiği benim ise hayal meyal hatırladığım tiyatro çalışmaları olduğu için..

Kendimi kolay toparlayamadım; çok ama çok duygulanmıştım.Öyle özel bir duygu ki ,çocukluk zamanlarını hatırladığım arkadaşım yıllar sonra karşımdaydı ve ben arkama gururla yaslanmış gözlerim yaşlı onun sanatını seyrediyordum.

Tüm hislerimi onun güçlü oyunculuğu sayesinde bir süre dondurabiliyor,soluksuz bir şekilde oyunculuğuna konsantre olarak; Nimet karakterini tanımaya çalışıyordum.Arkadaşım Defne’nin rolü gereği yaptığı mimikleri,ciddiyeti,ses tonu,disiplini,kostümleri taşıyan asil bedeni; otoriter ,hırslı,ihtiraslı bir kadın olan Nimet’i bile sevebilmemi sağlamıştı..

Mehmet Şehabettin Paşa’nın(Toron Karacaoğlu) hırsları,her zamanki üstün oyunculuğu,İzzet Hanım’ın (Oya Palay) bunalıma düşmüş, kızıyla iletişim kuramamış bir anneyi ve oyunun sonunda eşini kaybettiği gün kızı Nimet’in onunla konuşması sonrasında yaşadığı şaşkınlığın acıyla harmanlanışını yakından izlemek Şefik’in (Erkan Sever) eşi Nimet’e duyduğu hayranlık sonucu başına gelen olayları,Sultan Hamit’in padişahlık günlerindeki (Engin Gürmen) son demleri görülmeye değerdi...

Çeşmifelek’in(Melike Altınbaran) konağa ve paşasına bağlılığını,Gazeteci’nin(Özgür Dağ)gerçekçiliğini,I.İstanbull’lu(Yavuz Şeker),II.İstanbul’lu (Murat Derya Kılıç)Rahmi(Engin Coşkun),Nazım(Samet Hafızoğlu),Cavit(Gökhan Eğilmez),Talat(Caner Çandarlı),Tahsin Efendi/Hüseyin Hilmi(Rahmi Elhan),Hilmi Efendi/Tevfik Paşa(Ali Karagöz) da bizlerin farklı bakış açılarıyla o günlerin hareketli,huzursuz İstanbul’unu yakından anlamımıza yardımcı oldu..

Sahne tasarımıyla,dekoruyla,kostümlerin ve aksesurların canlılığıyla Engin Gürmen’nin yönetimindeki ,yazar Kemal Bekir’in Düşüş adlı bu son derece güzel oyundan etkilenmemek mümkün değildi.Efektlerin zamanlaması,müzik seçimi ve ışık oyunları bizleri zaman zaman da heyecanlandırıyordu.


Oyun bitmişti.Tüm oyuncular sırayla selamlarını verirken; alkış tempomuzda hızlanmıştı,arkadaşım Defne Gürmen Üstün’ü sanki ister istemez daha büyük bir coşkuyla alkışlıyordum..O kadar torpil yapma lüksüm vardı..Ne de olsa o benim arkadaşımdı ve bugün unutulmaz bir sürpriz yaşatmıştı bana..

Aynı lisedeydik Defne ile..

Okul servisimiz de aynıydı...En son birbirimizi nasıl,ne şekilde görmüştük? Birbirimize en son ne anlatmış,hangi cümleden sonra farklı yollara gitmiştik hatırlamıyorum!


Defne sanatın oyunculuk dalında ilerlemiş,başarılar kazanmış ve bugün babası Engin Gürmen ile aynı sahneyi paylaşarak mesleğini icra etmekte...

Ben ise sanatın müzik dalını meslek olarak seçmiş ve bugün tıpkı Defne gibi sahnede babam Münip Utandı’yla farklı bir sanatı icra ediyorum...

Tüm oyuncuları içtenlikle kutlayıp onlara teşekkürlerimi sunarken;Defneci’ğim seni de canı gönülden kutluyorum...

MERVE UTANDI

05.12.2010-GÖZTEPE/İSTANBUL

3 Aralık 2010 Cuma

iki dev yazar...


Ortaokul yıllarında Türkçe derslerinin olduğu günler benim için ayrı bir önem taşımaktaydı.Bir gece öncesinden her türlü hazırlığımı yapar; öğretmenimin verdiği ödevleri en ufak ayrıntısına kadar tamamlar hatta defterimin kenarlarına süslemeler bile yapacak zamanım kalırdı.
Neden bu kadar özenirdim?
Neden bu dersi çok severdim?


Yıllar geçtikçe daha iyi anlıyorum.O zamanlar oyun çağından süzülüp gerçek hayata giriş yapma telaşında gelgitler yaşayan ben;Türkçe öğretmenimi de çok severdim.Bazı zamanlar teneffüse çıkmadan,zil sesini bile duymadan öğretmenimizin bizlere ödev olarak verdiği araştırmaları düşünür; kompozisyon yazmamız için seçtiği özel cümleleri, deyimleri, atasözlerini evde hazırlamak için bir deftere kaydeder, anlattığı hikayeleri göz tiyatromda canlandırır, ders işleyişindeki akıcı anlatımlarıyla da huzur bulurdum.

En çok hoşuma giden ödevlerden biri de o dönemin önemli gazetelerinde yazı yazan ; köşe yazarlarının yazılarını takip ederek bizden bir arşiv oluşturmamız istenirdi.Bir hafta boyunca seçtiğim yazarların yazılarını özenle keser bir dosyada saklardım.


Onların anlatımlarıyla bambaşka sayfalar açılırdı önüme,ufkum olabildiğince genişler;kelime hazneme hergün yeni bir kelime katılırdı.Sonra o hafta biriktirdiğim makalelerden birini seçerdi öğretmenim...

Ardından ben de o seçilen makaleyi kendi cümlelerimle defterime kompozisyon şeklinde yazardım..Kimdi heyecanla,sabırsızlıkla makalelerini yorumladığım bu yazarlar? Kimdi beni kelimelerin sihirli dünyasında gezintiye çıkaran bu iki dev ,önemli yazar....

O kadar üzülüyorum ki o ödevlerin kopyası elimde değil!


O kadar üzülüyorum ki o yıllarda takip ettiğim o iki yazarın biriktirdiğim makaleleri elimde değil!


Ama biranda içim tanımlayamayacağım bir huzurla doluyor.


Yıllar sonra ben,bir dost meclisinde iki dev gazeteci yazar ile biraradayız.


Şanslıyım...

Bir yanımda Mehmet Barlas!


Bir yanımda Rauf Tamer!

29 Kasım 2010 Pazartesi

ALEMDAR -Tohum Ve Toprak




Perdeler açık, loş bir ışığa alışma çabasında gözlerimiz...

Karanlığın hakimiyetine hapsolmuş bedenlerimiz...

Kapkaranlık...

Kırmızı ve bordonun yoğun olduğu el işi halılarla kaplı, yokuş aşağı bir sahne...

İçi kan dolu bir cam kap bir köşede duruyor...Kamertap’ı beklemede...

Sahnenin bir köşesinde ayaklı kocaman bir mumluk...Üzerinde üç beş mumun ışığıyla kara bir kırmızılığa dalıyor gözlerimiz..

Biraz sonra ,son gongun çalışıyla , hepimiz arkamıza yaslanacağız,gözlerimizi kırpmaksızın,nefes aldığımızı bile farkedemeden ; iki perdelik bir yolculuğa çıkacağız...

Tüm sıkıntılarımızı,mutluluğumuzu,planlarımızı belki az bir sürede olsa donduracak,sadece oyunla ve oyuncuların ruhuyla can bulacağız...

Fonda enstürmantal bir müziğin başlamasıyla; tek tek tüm oyuncular ellerindeki mumlarla içeriye girecekler.... Ellerinde bu sıkıca tuttukları mumları büyük bir dikkatle dev şamdana bırakıcaklar...Bizler mumun ışığında yüzlerini görmeye çalıştığımız oyuncuları izleyeceğiz. “Hangi oyuncu kimi canlandırmaktadır?”sorusunu soracağız ilk on beş dakika kendimize..Sonra bir bakacağız ki ilk perde bitivermiş...

Bahsettiğim oyun Orhan Asena ‘nın yazdığı ; Engin Alkan ‘nın yönettiği ALEMDAR(Tohum ve Toprak).

“İlk 1963 yılında sahnelen oyun ;III.Selim döneminin çalkantılarını, o dönemde Avrupa’nın ekonomik gücü sayesinde ortaya çıkan sosyal sınıflaşmayı, güçlenen burjuvayı ve bunun sonucunda emperyal devletler çağının sona ermesiyle ortaya çıkan büyük değişimlerin Osmanlı İmparatorluğu’nu etkilemesini konu alıyor.

Parlak günlere veda eden Osmanlı Devleti sıkıntı içinde.Askeri alanda da üstünlüğü olan Osmanlı ; gücünü yavaş yavaş kaybediyor..Rumeli’deki azınlık isyanları topraklarımızı tehdit ediyor.

III.Selim büyük bir değişim yapılmasından yana..

Öncelikle orduyu değiştirmek istiyor ve Nizam-ı Cedid isimli orduyu kuruyor.Kabakçı Mustafa adındaki bir yeniçeri ağasının önderliğinde Osmanlı’ya karşı bir isyan başlatıyor.III.Selim tahtan indiriliyor.Yerine IV.Mustafa tahta çıkarılıyor.Bu isyandan kurtulan bazı ileri gelenler Rusçuk Ayanı Alemdar Paşa’ya sığınıp; Rusçuk Yaranı adı altında gizli bir komite oluşturuyorlar.Amaçları III.Selim’in tahta tekrar çıkmasını sağlamak.14 Ay sonra Alemdar Paşa İstanbul’a yürüyor,sadrazam oluyor ve Sened-i İttifak’ı yürülüğe koyuyor.

Sened-i İttifak anayasal nitelikler taşıyan ilk belge..Tüm bu gelişmelerin sonucunda Yeniçerilerin ayaklanması,Alemdar Paşa’ın ölümüne sebebiyet veriyor.Padişah II.Mahmut tahta kalmak için kardeşi IV.Mustafa’yı öldürtüyor.Sened-i İttifakı yürülükten kaldırıyor,yeniçerileri kanlı bir şekilde yokediyor.Osmanlı devletindeki sınıf mücadelesi ; böylelikle sonlandırılıyor..”

Oyunun sonunda dev mumluk sahnenin kenarına getirildi...

Işık hafifledi.Fon müziğinin sesi biraz daha yükseltildi.Oyuncular birbir sahne arkasından ellerinde mumlarıyla tıpkı oyunun başında olduğu gibi yokuş aşağı sahneden mumluğa doğru dikkatle yürüdüler.Sadece yüzlerindeki mumun ışığını görüyorduk....

Tüm oyuncular mumları dev mumluğa yerleştirdikten sonra yerlerine geçtiler.Kostümlerin aksesuarlarla zenginleştirilmiş zevkli uyumu,makyajın ustalığı,bazı oyunculardaki özel maskeler,sahnenin büyüleyici dekoru,ayaklanmalarda sahnenin değişik dekorundan tek tek yükselen meşaleler,sahneyi kaplayan duman,banyo sahnesinde suyun ürpeticiliği,kısa sürede değişen saç şekilleri,oyunun konusundan arasıra kopmama neden olsa da bazı oyuncuların bu oyun için aldıkları enstürman eğitimleri ;II.Mahmut’un ney üfleyişi,bir sahnede kısa bir sürede olsa çalınan kanun ,söylenen eserler,bir müzisyen olarak asla gözümden kaçmadı,kolay değildi,takdire şayandı.

Sanatlarını başarıyla icra edebilmiş olmanın guruyla sanatçılar tek tek; alkış selinin coşkulu sesi kulaklarında meşhur selamlarını verdiler biz izleyenlere....

Her zaman hayranlıkla izlediğim estetik selamları beni birkez daha etkiledi..Gece yastığa koyduğumda başımı oyunun etkisinden bir türlü kurtulamamış ben; Amber Ağa’yı,Alemdar Paşa’yı,II.Mahmut’u,Ramiz Efendi’yi,Lala Mehmet Bey’i,Ayşe Sultan’ı,Kamertap’ı,Gülten Kalfa’yı,Naciye Kalfayı,Hünkar İmamı Ahmet Ağa’yı,Bayburtlu Süleyman’ı,Bölük Ağası’nı,Cariyeleri,Tayyar Ağa’yı,Ulakları,Hurşit Ağa’yı düşündüm.”Rüyama da taşır mıyım bu oyunu acaba ?”derken bir an uykuya teslim olma anında gözlerimi birkez daha açtım, derin bir huzurla gülümsedim....

Başta tüm oyunculara( Erhan Abir,Can Başak,Serdar Orçin,Emrah Özertem,Hakan Arlı,Oya Palay,Yeliz Gerçek,Berna Adıgüzel,Çiğdem Gürel,Zafer Kırşan,Ümit Taşdöğen,Aslı Altaylar,Esra Karabaş,Tolga Coşkun,Hüseyin Tuncel,Murat Üzen), Oyunun yönetmenine(Engin Alkan), oyunda emeği geçen ismini yazamadığım herkese kalbi teşekkürlerimi sunarken bu güzel eseri yazan yazar; Orhan Asena’yı da rahmetle anıyorum...







MERVE UTANDI-GÖZTEPE
29 KASIM 2010







19 Kasım 2010 Cuma

KAVAKLIDERE






Yazdan kalma ışıl ışıl güneşin bizi adım adım takip ettiği bir Pazar günü babam Münip Utandı’nın solist olduğu ; Kültür Bakanlığı İstanbul Devlet Klasik Türk Müziği Korosu’nun açılış konserinden sonra hep birlikte ben, babam , Prof.Dr.Nevzat Atlığ Hocamız ve çok kıymetli dostumuz Mustafa Raif Samancı ile Sirkeci’de eski bir restorant olan Hamdi Restoran’ta yemek yemeğe gittik..Uzun zamandır bu buluşma için sabırsızlanıyordum.




Bir iki saatte olsa geçireceğimiz vakit son derece kıymetliydi bizim için.

Nevzat Atlığ hocamız’ın altın niteliğindeki anlatımları, anıları, devlet büyükleriyle,bugün aramızda olmayan önemli sanatçılarla yaşadığı anektotları birebir onun dilinden döküldüğü şekilde dinlemek; kendimizi şanslı hissetmemiz için yeterdi..

Konu konuyu açmaktaydı..Yemeklerimizi iştahla yerken; aniden hocamızın anlatımlarıyla keyifli bir ara verip; farklı mekanlara yolculuk ediyor,zaman makinesine binmiş gibi eski yıllara sanki ışınlanıyorduk...

Masamıza ellerimizi silmemiz için getirilen bir ıslak mendilin jelatiniyle 1940’lı yıllara gideceğimiz aklımın ucundan geçmezdi.

Ellerimizi sildik ve ıslak mendilin kabını halen elinde tutan Nevzat Atlığ hocamıza diktik gözlerimizi,açtık kulaklarımızı..Nevzat Atlığ hocamız:

- “ Bakın çocuklar aklıma ne geldi,sizlere şimdi bir anıyı anlatacağım” dedi ve elindeki ıslak mendil kağıdının kabında yazan ismi yüksek sesle okudu bize:

- “KAVAKLIDERE ! ”

On dakika boyunca hocamız anlattı , biz zevkle dinledik..

1940’lı yılların Ankarası’na ayak bastık.Bir yanımızda ünlü şair Yahya Kemal Beyatlı duruyordu,bir yanımızda Ankara’lı Cenap And..

Belki eşi Sevda And’da aramızdaydı...Birden dört kişilik masamız yedi kişinin sohbet ettiği bir masaya devretmişti kendini...

Elim refleks olarak çantamdaki kayıt cihazına gitti,istem dışı el kol hareketlerimle anlatımı bölmeden play tuşuna bastı hızlı hareket eden ellerim..

Nevzat Atlığ Hocam’ı hem dinliyordum, hem de bu anı ölümsüzleştirmek çabasındaydım..Hocamızın her anlatımı öyle akıcı ve öylesine hatasızdı ki,bir kelime hatası,bir cümle düşüklüğüne rastlamanız olanaksızdı.O anlatım, doğrudan canlı yayında yayınlanabilirdi...

Hem güldük,hem şaşırdık,hem de on dakika içinde daha önce hiç duymadığımız bir olayı öğrenmiş olmanın hazzıyla,masamızda içilmeyi bekleyen soğumuş tavşan kanı çayımızdan bir yudum daha aldık...

Sözü daha fazla uzatmadan Nevzat Atlığ Hocam’ın bizlere anlattığı ilginç anıyı sizlerle paylaşmak istiyorum.


1940’lı yılların çok popüler bir ismi , Almanya’da tahsil görmüş o dönemin varlıklı ailelerinden biri olan Cenap And Ankara’ya geliyor.Kavaklıdere’de bağlık bahçelik, boş bir araziyi satın alıyor..Bu araziyi değerlendirmek adına “ Ne yapmalı? Ne etmeli? Bu boş arazi nasıl değerlendirilebilir?” diye düşünürken ; şarapçılık işiyle uğraşmaya karar veriyor.Kavaklıdere’deki bu bağlık,bahçelik alanda şarapçılık işine başlıyor..

Kavaklıdere Şarapları böylelikle ortaya çıkıyor,üretiliyor.Çok da meşhur bir marka olarak piyasada satışa sunuluyor.


Yine o dönemin en önde gelen şahsiyetlerinden büyük şair Yahya Kemal Beyatlı ; bir akşam dost meclisinde şarabını yudumlarken; çok keyifleniyor elindeki şarap kadehini kaldırıyor ve dilinden şu beyit dökülüveriyor:

“VEDA ETMEK ÜZEREYİZ ARTIK KEDERE;
GETİR ORADAN AHBABA BİR KAVAKLIDERE!”

Yahya Kemal Beyatlı ; o tarihlerde şiirlerinin hiçbir yerde yayınlanmasını istemiyor.İzin de vermiyor.Sadece dilden dile,elden ele dolaşıyor üstadın şiirleri...

O yıllarda gazetelerde bugünkü reklamları görmek mümkün değil.Reklamcılığın emekleme devrinde sadece milli piyango reklamları ve banka reklamları ile tanınmış ,gerçek resimle karikatür sanatını harmanlayan bir ressamın reklamları süslemekte o günkü billboardları..

Kavaklıdere Şarapları’nın yaratıcısı Cenap And; o ünlü reklamcıyı buluyor,eline geçen Yahya Kemal’in taşlamaya daha yakın olan beytini karikatüriste teslim ediyor ve ona biraz zaman veriyor ,bekliyor.

Aradan az bir zaman geçiyorYahya Kemal Beyatlı yine bir dost meclisinde.Masada kadehlerin şarapla dolmasını beklerken;o gece kendilerine hizmet eden garsonun elindeki şişeye kitleniyor gözleri...Fal taşı gibi açılan gözleri kendisine son derece tanıdık gelen bir beyitle karşılaşıyor:


“VEDA ETMEK ÜZEREYİZ ARTIK KEDERE;
GETİR ORADAN AHBABA BİR KAVAKLIDERE!”

Kıpkırmızı olan yüzü, sinirini gizlemesine izin vermiyor.Yahya Kemal mekanı hızlıca terkediyor ve aslında hem zeki,hem çalışkan,hem de son derece kurnaz olan Cenap And’ı aramaya koyuluyor..Cenap And ise kaçıcak yer arıyor...


Bu tatlı ve değişik anıyı dinledikten sonra,zihinlerimizden bu hoş beyiti geçiriyoruz.


Güzel bir Pazar öğleden sonrasında arabamıza biniyoruz,arabamızın bagajında bizleri ; Trabzon’dan gelen sevgili dostumuzun sürpriz armağanları bekliyor..

Nevzat Atlığ Hocamız’a,Trabzon’dan gelen dostumuz Mustafa Samancı beyefendiye çok teşekkür ediyoruz..


Belki Ankara’da bundan sonra yapacağım Tunalı Hilmi caddesindeki gezintilerim benim için daha bir anlam taşıyacak..


Tunalı Hilmi’nin kızı Sevda And’la evli olan Kavaklıdere Şarapları’nın yaratıcısı Cenap And’ın eşini ani bir kazada kaybettikten sonra hissettiği acıyı, bu hüzünlü olay sonrasında kurduğu Sevda-Cenap And Müzik Vakfı’nı,Kavaklıdere semtinden geçerken ise ; Yahya Kemal Beyatlı ile aralarında cereyan eden ,Nevzat Hocamız’ın anlattığı Kavaklıdere ile ilgili anısını hatırlayacağım...




MERVE UTANDI
19 Kasım 2010-Göztepe

31 Ekim 2010 Pazar

ANTAKYA (HATAY)



Antakya’ya ilk gittiğim zaman üç yaşlarındaymışım.Halam ,eniştem , kuzenlerim ile ilk kez o zaman karşılaşmışım.Halam elimden tutmuş ve “Merve bak, bu çocuklar senin kuzenlerin,haydi oynayın birlikte bakalım ” diyerek bizim birbirimizle kaynaşmamızı sağlamış.

Ben o ilk karşılaşma anımızı, Antakya’ya ilk gelişimi doğal olarak çok küçük bir yaşta olmamdan dolayı hatırlayamıyorum.

Daha sonraki yıllardaki ziyaretlerimiz biraz daha net görüntülerle belleğimde..

Bu satırları yazarken bile gülüyorum, dedemlerin evinde kaldığımız süre içerisinde kuzenim ile yaptığımız muzurlukları, saatlerce oynadığımız yaratıcı oyunları unutmak mümkün değil. On sekiz saati bulan otobüs yolculuğumuz sonrasında otobüs terminalinden dedemlerin evine yaptığımız kısa yolculuk bana çok uzun gelirdi ; hemencecik beni sabırsızlıkla bekleyen kuzenime kavuşmak isterdim.Bıraksalar sokaklarını çok iyi bilmediğim bu şehirde kendimce büyük adımlar atarak hızlıca koşardım belki de.

Eve vardığımızda heyecan içinde bizi bekleyen bir isim daha vardı.Rahmetli babaannemin gözlerinin içi parlardı karşısında bizleri gördüğü zaman.Kapı açılırdı,burnuma gelen nefis Antakya yemeklerinin kokusunu halen duyuyor gibiyim.Bir sürü değişik lezzetteki yemeklerin kokusu öyle bir ahenkle birleşirdi ki etkisinden kurtulamazdım orada kaldığım süre içerisinde sürekli mutfaktaki divanda oturmayı tercih ederdim.

Babaannem tüm Antakya yemeklerini bizim için günler öncesinden hazırlardı.Gittiğimizde onların hepsini yemeden İstanbul’a dönmemiz imkansızdı.Dönüşümüzde de elimizde mutlaka içi yiyeceklerle dolu bir koli olurdu.


Yeşillik denilince aklıma dedem gelir.Sıradan bir maydanoz,basit bir demet nane ; sanki dedemin elindeki porselen beyaz tabağın içinde izlemeye doyamayacağınız bir sanat eserine dönüşürdü.

Dedem mutfağın bir maskotuydu sanki,akşam saatlerinde yemek hazırlığı karmaşasında o; mermer mutfak tezgahının dar bir köşesinde yayvan,yuvarlak,eni geniş bir kabın içerisinde zarif ölçülerle dizdiği malzemeleri cok ciddi bir tavırla sırasıyla karıştırır,önceden makinede çektiği özel eti de son olarak kaptaki karışıma ilave eder ve uzun bir süre tümünü yoğururdu.Sarı köftelik bulgur,her iki dakikada bir renk değiştirir gittikçe sarıdan tarçın rengine,tarçın renginden koyu kiremit rengine terfi ederdi.Bu renk değişiminde kırmızı acı biberin ve acı biber salçasının rolü çok büyüktü.

Tam bitti zannettiğinizde dedem eline bıçağı alır, özenle yoğurduğu karışımın içinden etin sinirlerini tek tek çıkarırdı.

Bu aşamayı da geçince bir bahaneyle mutfağa girer,dedemin yanına uğrar, “Al bakalım kızım” sesini duyuncaya kadar beklerdim.Dedem mutlaka ilk şekillendirdiği köfteyi bana verirdi,tuzlu mu olmuş,sert mi olmuş diye bir küçük gurme olarak tadardım çiğ köfteleri...İlk tadışımda devam onayını alırdı dedemin sanatlı çiğ köftesi.Gerçekten o lezzette çiğ köfte yapan yok şimdilerde.Tabağa dizerdi sonra o minik topları,yeşilliklerin yanında o nasıl bir renk uyumuydu,anlatamam..Benim çiğ köfteye olan tutkum,koyun etini reddetmeden yiyebiliyor olmam rahmetli dedemi çok sevindirirdi çünkü kuzenlerim koyun etini yemedikleri gibi,dedemin lezzetti çiğ köftesini de yemezlerdi...

Yemek yemediğimiz zamanlarda kuzenimle saatlerce odaya kapanırdık,birgün gazete çıkarırdık, sayfaları kırtasiyede fotokopi ile çoğaltır,kendimizce oyuncaklarımızdan seçim yaparak,gazeteyle oyuncakları mahalledeki çocuklara dağıtırdık,bu ciddi işimiz bitince barbielerimize küçük ceviz dolabın içine iki katlı ev döşer,babaannemin dikiş makinesinde artık kumaş parçalarından bebeklere elbise dikerdik, bu dikme işlemini babaannemden dikiş makinasını kullanmayı öğrenen küçük kuzenim gerçekleştirirdi.Biz hiç tartışmadan ,birbirimizi kırmadan,zamanın nasıl geçtiğini anlamadan saatlerce eğlenirdik.Bahçede doğayı keşfe çıkar,karıncaların yuvalarına yaptıkları telaşlı seyahati gözlemlerdik.Bazen Beybi şirkertinde çalışan teyzemin bize getirdiği beybi balonlarını renk renk balkondan aşağıya atar,çocuklara dağıtırdık.Hatta bir dağıtım günü işi abartmış olmalıyız ki bir grup çocuk evin kapısına gelmişti.Yeşil eriği çok severdik çekirdeklerini muzurca bahçedeki koyunlara atardık.Çocukluk işte...

Yer yatağı hazırlarken halamın oda kapısından seslenerek “Çarşafı tek kişi serer” cümlesini unutamam,benim misafir oluşumdan dolayı ev sahabi zerafeti ile söylenen bu sözün manasını yıllar sonra anladım..Gece yer yatağında taklalar atar,doğaçlama sözleri,o an besteler kasede çekim yapardık,ben mini konserler verir,ardarda söylediğim şarkılarla susmak bilmezdim.O dönemler repertuarımda Selahattin İçli Hocam’ın Hüseyni makamındaki “ Zeytin Gözlüm” şarkısı,İsmail Baha Sürelsan’nın Acemaşiran makamındaki “Gönlüm düşüyor çırpınarak” adlı şarkısı,Ferit Sıdal’ın Rast makamındaki “Bir gönül vardı bende” şarkısı, Selahattin Altınbaş’ın Hüzzam makamındaki “Söyleme bilmesinler bu aşkın bittiğini ” adlı şarkısı yer almaktaydı.Genelde en keyifli anlarımızda büyük kuzenim oyunumuzu bozmak için aramıza katılırdı.Başlarda bizden yaşça büyük olan kuzenimi aramıza almak istemezdik,sonra garip bir acıma hissiyle onu oyuna dahil ederdik,kısa süre sonra pişman olurduk,çünkü o her seferinde oyunumuzu bozardı,bazen en sevdiğimiz bebeği ameliyat etme isteğiyle bizi kandırır,bebeğin parmaklarını kopartırdı,bazen de iskambil kağıdı oynarken biranda kağıdı ellerimizden düşürür desteye karıstırırdı.Çok kızardık,sinirlenirdik,kendi aramızda şifreli konuşurduk..

Eniştem’in arabasıyla yaptığımız yakın çevre gezileri de unutulmaz bir zevkti benim için.Antakya’nın tarih kokan sokakları,arabanın teybinde çalan Lübnan’lı meşhur şarkıcı Fariuz’un şarkılarıyla daha da bir anlam kazanırdı.

Babaannem ve dedemin vefatının üzerinden sekiz yıl geçti..

Ben yıllar sonra tekrar Antakya’ya gitme hazırlığı içerisindeydim.Ve o gün geldi..Değişik bir duygu yoğunluğuyla uçağımız Antakya Havalimanına iniş yaptı.Sekiz yıl önce Antakya’da bir havalimanı yoktu,bu gelişme aslında çok güzel bir gelişme.



İster istemez uçağın içindeyken yemyeşil fıstık ezmesini andıran Antakya’nın Amik Ovasın’daki kare kare tarlalarını kuşbakışı görmek bile beni duygulandırmaya yetmişti.Hani “ suyu,soluduğunuz havası bile başka!” derler ya bir şehri tanımlarken o şehrin yaşayanları,ben de Antakya’nın ılık rüzgarının tenime merhaba diyen esintisiyle bunları hissettim.Eniştemin arabasına bindiğimde yüzümde farklı bir ifade vardı.Değişim sadece çevredeki binaların artışı ve arabanın modelindeydi.O eski günledeki gibi gür sesli eniştem yine direksiyondaydı, Fairuz’un su gibi akan sesi kolonlardan son derece net kulaklarımızda çınlıyordu,eniştemde Fairuz’la birlikte düet yapmaktaydı adeta..Halam gelişimizden son derece mutluydu..Kuzenim iş yerinde olduğu için o karşılayamıştı bizi.Bakalım bu gelişimde hangi oyunları oynayacaktık birlikte ,gerçekten çok heyecanlıydım...

Halamın evinden içeri girdiğimde rahmetli babaannemin de bir yerlerden bizim eve giriş anımızı izlediğini düşündüm.Sanki sevincini halama ışınlamıştı,babaannemin rolünü ,yaptığı onca hazırlığı halam yüklenmişti..

Çok güzel lezzetleri uzun bir aradan sonra tekrar tadabilmenin mutluluğuyla birçok mekanda büyük bir zevkle yemeğimizi yedik.Kaldığımız süre içerisinde halamın hazırladığı keyifli,bitmesini istemediğim kahvaltıyı,eniştemin erkenden uyanıp aldığı sıcak puf ekmekler süsledi.

Taptaze meyveleri tokluk hissine aldırmadan yedim..

Çiğ köfteyi yeşilliğe sararken ister istemez gözlerim dedemi aradı,gayrı ihtiyari kulaklarını çınlattım.O lezzeti tabiki yakalayamadım.

Antakya’nın dar sokaklarını, Habib-i Neccar Camii’ni, Eski Sabunhane’yi ( şimdiki Savon Oteli), Saint Pierre Kilisesi’ni, ipek eşarp,şal satan dükkanları,defne şampuanın ve kalıp zeytinyağı sabunlarının bulunduğu küçük dükkanları, Harbiye’yi, Antakya Şehir Kulubün'ü, Antakya Oteli'ni,Saklı Ev'i, dünyanın ikinci Mozaik Müzesi’ni, Asi Nehri’ni, Adalı Konağı’nı ve daha ismini saymadığım birçok yerini gezdim.

Bazı aile büyüklerini de ziyaret ettik..

İlk olarak dedemlerle yıllarca aynı apartmanda oturan babamın halası Bedia Hala’ya uğradık.. Apartmanın önüne geldiğimizde gözyaşlarıma hakim olamadım.İlk baktığım dedemlerin balkonu oldu..Yaptığımız her eylem bir film şeridi gibi hızlıca akıp geçti gözlerimden..Seslenmek istedim,koca bir yumruk oturdu boğazıma..Onlar;babaannem ile dedem maalesef artık orada bulunmuyorlardı.Bedia Hala’nın boncuk gözlerinde bir an dedemi gördüm.Evin şekli,döşenme stili babaannemlerin dairesinin ikizi gibiydi.Odaları tek tek gezdim.Çocukluğumda penceren baktığımda gözlerimin gördüğü resim tamamen farklıydı.Büyük bir değişim geçirmişti mahalle,balon dağıttığımız çocuklar çoktan büyümüş her biri anne,baba olmuşlardı belki de..

Yaşına rağmen mutfağının temizliğini,raflara dizmiş olduğu pırıl pırıl cam bardakları herkesin görmesini arzu ederdim.Antakya kahvelerimizi yudumlarken;Bedia halamızın çok tatlı sürpriziyle karşılaştık.Biz geleceğiz diye sütlaç hazırlamış.Afiyetle yedik...

Duygulu ziyaret,kuzenimin telefonuyla şekil değiştirmişti..

Kuzenimle haytalı yemek için yola koyulduk,çok doymamalıydık akşama oruk(içli köfte)yiyecektik çünkü..

Haytalı’nın açılımını yazmamda fayda var gibi.Bildiğimiz su muhallebisi küp küp parçalara ayrılıyor,dondurma kaplarına konuluyor,üzerine pembe gül suyu dökülüyor,son olarak da buz parçaları ilave ediliyor,isteğe göre dondurma koyanlarda var.Naturel hali benim damak zevkime göre en güzeli diyebilirim..






Antakya’daki yemekler saymakla bitmiyor..

Biberli ekmek ,kaytaz böreği, katıklı ekmek,lahm-il varka,oruk,kısır,cevizli biber,tuzlu yoğurt,künefe,humus,külçe,şıhılmahşi,kake,hurmalı kuabiye,Hambolez meyvesi,alıç,Antakya çiğ köftesi(kavrulmuş kıymalı),kıleyde biber,tuz ve kimyon eşliğinde yediğiniz ince simit,frig pilavı hatırladıklarım arasında..

Antakya’ya sekiz yıl aradan sonraki bu gidişimde biraz daha büyümüş olmanının olgunluğu ile kuzenimle oyun oynayamadık.Büyük kuzenimden de kaçmamıza gerek kalmamıştı bu sefer...Çünkü oyunlarımızı bozan,tahripçi, büyük kuzenim zaten hepimizden daha önce büyüdüğü için evlenmiş,çocukları ile oynamak için İstanbul’a yerleşmişti.

Bir gece kuzenimle aile albümünden resimlerimize baktık, iki katlı barbie evine çevirdiğimiz sihirli ceviz dolap ise şimdi kuzenimin öğretmenlikle ilgili dosyalarını taşımakta.

Yer yatakları çoktan hallaca gönderilmiş,oyuncaklar sanki kütüphanenin arkasında bizi bekliyorlar görünmez bir şekilde...Keltoş; kuzenimin en sevdiği bebeği,tahripçi kuzenin ameliyatına rağmen kesik parmaklarıyla o odada güler yüzüyle beklemede...

Hüzünle sevinci,kavuşmayla ayrılığı yaşadığımız Antakya’dan ayrılma anımız gelmişti ne yazık ki!

Veda ederken tek tek sırayla ; halamı, eniştemi, kuzenimi öptüm, uçağa bindiğimde halen Fairuz’un “Le Beyrut” şarkısı kulaklarımda yankılanırken İstanbul’a dönüş yapan uçağımızdan bir kez daha Antakya’ya bir kuşbakışı bakış attım...

Fıstık ezmesi tarlalara,bulutların arasından bereket yağmurları diledim..

Zeytinler yeşermeliydi ki köylü kazancına kazanç katsın,zeytinler yeşermeliydi ki ben çiğ köftemin keskin acısını saf Hatay zeytinyağı ile yumuşatabileyim...


MERVE UTANDI

28.10.2010


Antakya gezimle ilgili detay fotoğraflar:)

29 Ekim 2010 Cuma

CAMDAN DÜNYA PAŞABAHÇE




Cam eşya denilince akla hep Paşabahçe gelir...

Türkiye’nin birçok yerinde gittiğimiz lokantaların,otellerin,toplantı salonlarının masalarını,duvarlarını genellikle Paşabahçe’nin cam eşyaları süsler.

Bir çay saatini düşleyin,paşabahçenin porselen tabaklarındaki sıcacık su böreği yenmek üzere önünüzde,tam böreğinizi çatal ve bıçağınızla parçalara ayıracakken ; siz başınızı tavşan kanı çaya çevirirsiniz.Bakışlarınız ilk olarak çayın rengine takılı kalsa da, ikinci dikkatinizi çeken demli çayınızın nasıl bir bardakta geldiğidir masanıza...

Çay bardağınız ince belli mi? Kulplu kristal mi,kesme mi, yoksa iki yudumda bardağın dibine ulaşacağınız kadar ufak mı?

Siz bunları düşüne durun masanın tam ortasındaki cam şekerlik sizi bekler..Oval midir? Kapaklı mıdır? Desenli midir? Üfleme cam mıdır? Ne renktir? Limoge mudur?

“Bir cam şekerlik alttarafı” demenize izin vermez şekli şemali... Çay biter,börek biter,susadığınızı hissettiğiniz anda mavi şişman bir sürahinin içindeki mucizevi içecek su imdadınıza yetişir..


Elinize aldığınız bardak sürahinin en küçük kızıdır,diğer kardeşleriyle küçük bir takımı oluşturmuşlardır bir köşede çoktan gizlice...

Paşabahçe büyük,ünlü bir marka olmanın dışında alışkanlıktır,tanıdık bir sima gibidir, bir dost kadar da yakındır kişiye..

Yıllardır,alışveriş ettiğim bu mağaza, alışveriş yapmadığım zamanlarda da kapısından içeri girdiğim andan itibaren ruhumu dinlendirir; yoğun bir terapi görmüş gibi rahatlatır..


Rengarenk cam eşyalar,porselenler,tahtalar,murono objeler,altın-gümüş antika fincanlar,eskitilmiş modern tahtalar,lokumluklar,çeşm-i bülbüller,karafakiler,içki kadehleri,kurabiye tabakları,bakır sahanlar,gaz lambaları,oymalı tepsiler,hacı yatmaz likör kadehleri,şamdanlar,abajurlar,kahvaltılıklar,kek tabakları,bir şekerci dükkanının çekiciliğiyle karşımda durur...


Sürekli elim bir objeye gider,kırılacak korkusuyla son anda elimi nesneye değmeden aşağıya sallandırırım ince bir terbiyeyle..


Bazen sepetim dolar irili ufaklı nesnelerle,bazen sadece yaptığım bu renkli göz banyosuyla yetinir,mutlu olurum...

Son zamanlarda bu alışkanlığıma bir değişik ürün daha eklendi.Paşabahçe geçtiğimiz ilkbaharda yepyeni bir tasarımla karşımıza çıktı.

Kolonya...


Bildiğimiz,aşina olduğumuz iki çeşitle sınırlı, popüler lavanta ve limon kolonyasının dışında yepyeni, taptaze koku serisiyle bizleri ödüllendirdi adeta Paşabahçe...

Öncelikle kutuların zarifliğine vuruluyorsunuz, sonra üzerindeki yazıyı okuyor,hemen gözlerinizi kapatıyor,kolonya şişesinin baş kısmını kokluyorsunuz!


Her bir şişe farklı bir kokuyla dolu ve sizleri bambaşka yolculuklara çıkarıyor.


Değişik kokuların cazibesiyle istediğiniz hatırlarınıza dönebiliyor,istediğiniz mekana gidebiliyor,eski yıllara seyahat edebiliyorsunuz..

Yalıkavak yazılı şişede Bodrum’un aşkı çağrıştıran ,satsuma mandalinalarının taptaze kokusuyla büyülenip, sarhoş olabiliyorsunuz...

Cunda yazan şişeyi soluduğunuzda Eski İstanbul’un yalılarının arka bahçesinde kurulu salıncakta sallanırmışcasına, ılık bir bahar akşamüstüsünün esintisine kapılıp; buram buram kokan iğde ağacının kokusunu çekiyorsunuz ciğerlerinize....

Ben Büyükada yazılı şişeyi elime aldığımda,gözlerimin önünde uzaklıklar beliriverdi..Ani bir hüzünle sarsıldığımı hissederken,belkide kokladığım koku ; nedensiz bir vazgeçişin suskunluğunu bozan,hasretle solunan havaydı mimoza çiçeklerinin tatlımsı kokusuyla bu şişede...Çok da gizemliydi.....


Tütün,lavanta,gül,çay,çikolata kokularını koklayacağınız şişelerde mevcuttu bu serinin içinde...


Paşabahçe bir tutku...


Paşabahçe görülmeğe değer,her türlü zevke hitap eden,kendi ruhunuzdan,yaşantınızdan izler bulacağınız bir moralhane...

Keyifli alışverişler,zevkli seyirler diliyorum herkese tabiki PAŞABAHÇE’DE...


MERVE UTANDI


29.10.2010