2 Şubat 2010 Salı

Nevzat Atlığ












25 Nisan 2005 –Hürriyet Gazetesin’de Nevzat Atlığ ile bir Röpörtajdan alınmıştır.

ALATURKA-ALAFRANGA KAVGASI BİTSİN ARTIK

Klasik Türk müziği ile klasik batı müziğinin arası ben kendimi bildim bileli hep açıktır. Birinin ak dediğine, öteki kara demek zorunda mıdır hocam?

- Batıcılar müzik bakımından bizi düşman gibi görüyor; onlar çağdaş, ilerici, biz ise gericiyiz sanki. Bu gereksiz alaturka-alafranga kavgası bitsin artık, çağdaş Türkiye’ye yakışmıyor. Kızım Nihan, Belediye Konservatuvarı piyano ve Devlet Konservatuvarı kompozisyon mezunu; Adnan Saygun’un, İlhan Usmanbaş’ın talebesi. 20 yıldır MSÜ Devlet Konservatuvarı’nda solfej dersi veriyor. Çok isterdim ki batı müziğiyle uğraşan bir arkadaşımın çocuğuna da ben Türk müziği konservatuvarında ders vereyim. Batı müzikçiler yıllardır ‘Türk müziği tek sesli ve basittir’ diyor. Oysa Türk müziği bütün güzelliğini tek ses üzerine inşa etmiştir. Onlar bizim müziğimizde olmayanları arıyorlar, bulamayınca da basit buluyorlar. Türk müziğini dinleyenler, bu müzikte neler bulunmadığına değil, nelerin bulunduğuna kulak vermelidir. Ben klasik müziğimizi mimarimizle mukayese ederim. Türk mimarisi hep yuvarlak hatlıdır, kilisede olduğu gibi sivri, batıcı değildir. Kubbeler, savaklar vesaire köşeli değildir. Klasik müziğimizi gözünüzü kapatıp dinleyin, melodilerin bir şeyleri çevrelediğini, huzur verdiğini hissedeceksiniz.

RADYO’NUN KAPICISI BİLE BESTEKAR OLDU
TRT’nin düzenlediği alaturka ses yarışmasında nice genç sesler, besteler gün ışığına çıktı, siz hangilerini beğendiniz?-

Yüzlerce, binlerce bestekar çıktı, hangi birini sayacağım sana?.. Radyonun kapıcısına varıncaya kadar hepsi Bestekar-ı Şehriyari. Olmaz be kardeşim, bu kadar kolay bestekar olunmaz. TRT’den daha iyi müzik yayınları bekliyorum, müzik sadece eğlence demek değildir, aynı zamanda eğitim vasıtasıdır, ruhu terbiye eder. TRT’de zaman zaman gayrı ciddilikler oluyor. bir topluluk düşünün, solist çıkıp şarkısını söylüyor, arkdaki arkadaşları onu alkışlıyor. Şefi alkışlıyor. O da kendisi söylerken halkı alkışa davet ediyor. Bunu gören öteki, işi daha da sulandırıyor, sonu yok ki.

TÜRK SANAT MÜZİĞİ TABİRİ KULLANMADIM
Hangi müziğe müzik dersiniz hocam, sözgelimi hiç canınızın pop müzik çektiği olur mu?
MüziK, müziktir benim için; sen bana kaliteden haber ver. Pop müzik de dinlerim, yeter ki sırf gürültü olmasın, sözü söz, bestesi beste olsun. Eskilerden Tanju Okan’ı, Sezen Aksu’yu severim, yenilerden ise Sertab Erener’i beğeniyorum. Ben sadece arabesk denen saçmalığı dinlemem, saçma sapan bir şey. Musikiyi sosyal yaşantıdan ayırmak mümkün değil, bir manada toplumun aynası. Türk toplumunun hayat tarzı, hayat felsefesi çok değişti. Bugünün aynasına bakacak olursak; ya pop, ya arabesk müzik diyeceğiz. Artık ikisini birbirinden ayırmak da pek mümkün değil. Batı sazları hakimse pop diyorlar, Türk sazları hakimse arabesk diyorlar galiba.
Çoksesli Türk müziğine de karşı değilim, ama Dede Efendi’nin eseri çoksesli yapılamaz, ayrıca buna kimsenin hakkı da yok. Doğru olan, bir bestekarın Türk Müziği sistemini kullanarak ortaya çok sesli müzik çıkarması. Bu arada şunu da söyleyeyim, ben hiçbir zaman ‘Türk sanat müziği’ tabirini kullanmadım. Türk sanat müziği yanlış bir deyim, onun dışındakilerin sanatla ilgisi yokmuş gibi oluyor.

Türk Müziği’nin en iyi kadın ve erkek sesleri

Hacı Arif Bey’in ‘Gurub Etti Güneş, Dünya Karardı’ şarkısına bayılırım. Sesim hálá güzeldir, Selahattin Pınar’ın, Yesari Asım’ın bütün şarkılarını da bilirim.

Gelmiş geçmiş en büyük erkek sesleri, bence Münir Nurettin Selçuk, Alaeddin Yavaşça ve Münip Utandı.
Kadınlarda ise Safiye Ayla, Perihan Altındağ ve Sabite Tur’un adlarını verebilirim.

Radyoda canlı yayın sırasında hanımlardan bayılan çok olurdu, mesela Mürşide Şener ve Gülseren Güvenli. O anda hemen sazlardan birine 5 dakikalık taksim yaptırırdık. Bu arada arşivden o taksime uygun bir plak bulup yayına verirdik.

Rakı sadece Türk müziğiyle değil, kaliteli her müzikle iyi gider. Eskiden gazinolara giderdik ailece ama, son yıllarda gazinolarda doğru dürüst müzik kalmadı. Belki de en son Behiye Aksoy’u dinlemişimdir.

Klasik müziğimiz neden meyhanelerle anılıyor
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk kendi müziğini neden yasaklamış?


- Eğer ki Atatürk Türk müziğini kıyafetlerinden repertuarına kadar çok iyi, çok muntazam hazırlanmış bir korodan dinleseydi başka olurdu. Mesela Sarayburnu’nda kendisi için hazırlanan bir konsere Mısır’dan büyük bir koro çıkıyor. Bizden de Eyüp Musiki Cemiyeti sahneye çıkıyor. İki grup arasında hem kıyafet, hem repertuar bakımlarından büyük farklar var, Atatürk o tablo karşısında mutlu olmuyor elbette. Eğer Münir Nurettin ve Mesut Cemil beyler Atatürk’e hem görsel, hem de repertuar olarak zengin bir koro izletmiş olsalardı Türk müziği şimdi çok başka bir yerdeydi. Bu müzik 20. yüzyıla kadar sadece sarayda, konaklarda icra edildi, kapalı bir toplumduk, konserler falan yoktu. Batı müziği de zenginlerin saraylarında, şatolarında, kiliselerde gelişmedi mi? İşte bu müziğimizin inkişafı amacıyla 1914’de kurulan Darülelhan 1926’da konservatuvar yapılıyor ve Türk musikisi bölümü kapatılıyor. Devlet himayesinden mahrum kalan müzisyenler de geçimlerini temin edebilmek için piyasada çalışmak zorunda kalıyorlar. Önce kendi adını verdikleri takımlarla kıraathanelere iltica ediyorlar, zamanla içki içilen yerlere ulaşıyorlar. Türk müziğinin meyhane ile anılması ta o yıllardan başlıyor.

İlk kez kemanla

Türk müziğinin 80’lik anıtı Nevzat Atlığ, röportaj sırasında eline keman alıp çalmaya başlayınca, çocuk ve torunları şaşkınlığını gizleyemedi. Çünkü üstadı ilk kez kemanla görüyorlardı.
PROF.DR.NEVZAT ATLIĞ-(2005-HÜRRİYET GAZETESİ)

-------------------------------------------------------------------------------
50. Sanat Yılında Prof. Dr. Nevzad Atlığ

Prof. Dr. Nevzat Atlığ’ı bütün yönleriyle tanıtan bu kitap, Vakfımız tarafından Prof. Atlığ’ın Atatürk Kültür Merkezi’ndeki 50. Sanat Yılı için düzenlenen törene yetiştirilecek şekilde hazırlanmıştır. Eserde Prof. Dr. Nevzat Atlığ’ın hayatı, sanatı, arkadaşları ve müzisyenlerin görüşleriyle hakkında basında çıkan yazılar yer almaktadır. Bunlara ilaveten kitaba Prof. Dr. Atlığ’ın uzun süren sanat hayatı sırasında müzik ve siyaset dünyasının ünlüleriyle çekilmiş fotoğrafları da eklenmiştir. Kitap 2001 senesinde yayınlanmıştır.
--------------------------------------------------------------------
TÜRK MÜZİĞİNİN GURURU
NEVZAT ATLIĞ

Prof. Dr. Nevzad Atlığ'ın 50. sanat yılında Türk müziği dünyası coşku içindeydi
İSTANBUL- Klasik Türk Müziği Sanatçısı Prof. Dr. Nevzad Atlığ'ın 50. sanat yılı, Türk Kültürüne Hizmet Vakfı'nca düzenlenen geceyle kutlandı. Cemal Reşit Rey (CRR) Konser Salonu'nda gerçekleştirilen gecede, Devlet Klasik Türk Müziği Korosu sanatçısı Mithat Özyılmazel, Prof. Dr. Atlığ'ın hayatını anlattı. Gecede konuşan Türk Kültürüne Hizmet Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Metin Eriş, Prof. Dr. Atlığ'ın, Türk müziğinin klasik değerlerini korurken, Türk kültür hayatında musikinin yozlaşma ve çoraklaşmasına da set vurduğunu söyledi. Devlet Klasik Türk Müziği Korosu sanatçılarından Adnan Mungan, Çetin Körükçü, Münip Utandı ve Meral Uğurlu ile Prof. Dr. Atlığ'ın sanatçı arkadaşlarından Alaeddin Yavaşça, Serap Mutlu Akbulut ve İnci Çayırlı'nın koro eşliğinde birer şarkı söylediği gecede, Prof. Dr. Atlığ yönetimindeki koro da iki şarkı seslendirdi. Geceye katılan Kültür Bakanı İstemihan Talay, Prof. Dr. Atlığ'a, Kültür Bakanlığı'nın Teşekkür Belgesi'ni verdi. Atlığ'a ayrıca Türk Kültürüne Hizmet Vakfı ve Türk Edebiyat Vakfı tarafından da ödüller sunuldu. Bakan Talay, ödül töreninin ardından yaptığı konuşmada, Prof. Dr. Atlığ'ın, Türk kültürüne ve Türk Sanat Müziği'ne çok değerli katkılarda bulunduğunu belirterek, Prof. Dr. Atlığ'ın özelliklerini bütünleştiren en önemli çabasının, Klasik Türk Müziği'ni kurumsal bir yapı içinde, bir sanat müziği korosuyla destekleyerek ve icra ederek topluma sunması olduğunu kaydetti.

Türk Sanat Müziği'nin, Türk halkının binlerce yıllık kültür birikiminden süzülen ve bugünlere gelen bir sanatsal birikimi olduğunu vurgulayan Bakan Talay, "Bu birikim, böyle bir yapı içerisinde şahsi ve abartılı icraları ortadan kaldırarak ve Türk Sanat Müziği'nin aslının ne olduğunu topluma sunarak onu korur" dedi. Bakan Talay, Prof. Dr. Atlığ'ın sanata katkılarının devam etmesini diledi. Prof. Dr. Nevzad Atlığ da Bakan Talay ile Türk Kültürüne Hizmet Vakfı'na şükranlarını sundu.
-------------------------------------------------------------------------------

MERVE UTANDI GÖZÜYLE Prof.Dr.NEVZAT ATLIĞ

İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuarın’da on iki numaralı derslikte en ön sıradayım.Az sonra başlayacak repertuar dersi için gerekli tüm hazırlıklarımı tamamlamış bir şekilde heyecan içindeyim.Gözlerim ; kapının önünde belirecek gölgeyi görmek arzusunda, kulaklarım ise gıcırdamasıyla irkildiğimiz gri kapıda.. Az sonra, kapının önünde beklediğim gölgeyi yakalıyorum, kapı aralanıyor , do ve re notalarından ibaret gıcırtı sesini duyuyor kulaklarım.Sanki odaya keskin bir ışık yayılıyor,sanki dört duvarla çevrili sessiz derslik bir anda benim ve tüm öğrencilerin kalplerinden çıkan ahenkli bir melodinin ritmini dinliyor..

Bu ışık ; Musikinin ışığı!

Bu heyecanlı kalplere ait canlı ritimin kaynağı ise ; musikinin ışığını içimize yansıtan, biz öğrencilerini bir an olsun yalnız bırakmayan, bilgi birikimiyle,anılarıyla bizleri donatan, üstün musiki zevkinden öğrencilerini yoksun bırakmadan engin tecrübeleriyle bizleri aydınlatan, “hocaların hocasından eğitim almanın ”zevkini bizlere tattıran, yardımlarını asla esirgemeyen, gücüyle bizleri besleyen, yaşama sevincimiz Prof.Dr.Nevzat Atlığ!

Evet, on iki numaralı derslikten içeri giren, repertuar dersini başlatacak olan büyük ışık Nevzat Atlığ Hocam. Bir çok arkadaşım Nevzat Atlığ Hocam’ı ilk kez görecek,tanışacaklardı ,bazı arkadaşlarımın da onu belki de ikinci görüşleriydi. Ben çok şanslıydım.Çünkü Nevzat Atlığ Hocam’ı ilk kez görmemenin de mutluluğunu yaşıyordum. “Onu ilk gördüğüm zaman cümlesini”kuramıyorum.Hatılamıyorum.Nevzat Atlığ Hocam ailemin bireylerinden farksızdı.Dünyaya gelip gözlerimi açmadan önce bile bir şekilde ruhum onun varlığından haberdardı. İstanbul Devlet Klasik Türk Müziği korosun’da korist olan annem beni dünyaya getirmek üzere karnında taşırken konsere çıkıyor,nadide eserleri okuyor,ben de belki görünmüyordum ama Nevzat Atlığ hocamın yönettiği koroda eserleri onlarla birlikte söylediğimi düşünüyorum.Babam solo yaparken annemin karnına düzenli tekmeler atarak ben yine sahnedeyim mesajını ister istemez onlara veriyordum.Nevzat Atlığ Hocam’ı babam ile gitmiş oldukları bir Almanya konseri sonrasında evimizin kapısında “hoşgeldiniz” diyerek karşıladığımı anlatırlar.Dört yaşındaydım,böyle bir değerin varlığından habersiz saf çocukluk dünyamda kendimce oynadığım oyunlarla belki de bu bilinçsizliğim hoş görüyle karşılanabilir.Şarkı söylemeyi çok seven ben; şarkıları hep olmadık yerlerinde bitirmeden sonlandırır “devamını koroda söyleyecekler” derdim.O koro;
Hocam Nevzat Atlığ’ın şefliğini yaptığı İstanbul Devlet Klasik Türk Müziği Korosuydu.O koronun provalarına zevkle,sıkılmadan gittim. Bir çok sevdiğim eser o yıllarda zihnime ve gönlüme yerleşti.
Biraz daha büyümüş olmanın garip çocuksu gururuyla koronun verdiği ,her Pazar günü aralıksız bir şekilde,periyodik olarak devam eden,on beş günde bir değişen repertuarıyla büyüsüne kapılacağım konserlere gitmeyi istedim.Tekrarlarını da kesinlikle kaçırmadan izledim yıllarca.Nevzat Hocam kimi konserde ,üzerinde bej beyaz ceketi, elleriyle koroya verdiği nüans işaretiyle zarif bir martıydı gözlerimde.Onun idareciliğinin aksiyle korodan salona ve önden ikinci sırada oturan çocuk beni etkileyen büyülü sesinin içime verdiği hazzı,huzuru süslü cümlelerde kullansam belki de ifade edemem.O küçük müzik sever çocuk ben; o atmosferde şanslı bir sanatçı adayı, klasik türk musikisi seven bir birey olarak büyüdüm.Geleceğimi,mesleğimi,hayatımı o güzelliklerden beslenerek seçtim. Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nı okumak üzere karar verdiğimde,sınavı kazandığımda da ben zaten Nevzat Hocam’ı tanımanın sevincini yüreğimde çoktan hissediyordum.

MERVE UTANDI-2009/KASIM
----------------------------------------------------------------------------

ATATÜRK İLE İLGİLİ HATIRALAR....

Ankara’da 1934 yılında eğitim gören Nevzat Atlığ; okuldan arkadaşlarıyla geniş ve büyük bir caddenin kenarında Gazi Mustafa Kemal’i görmek üzere beklemekteydiler.Büyük bir konvoy gözüktü.Atatürk üstü açık bir otomobille halkı selamlamaktaydı.Bir anda kalabalıkla hopluyorlar,zıplıyorlardı.Birlikte ağızlarından “Atam,bin yaşa,çok yaşa” gibi cümleler dökülüyordu.O yıl soyadı kanunu çıkmış;Türk milleti “Mustafa Kemal Paşa’ya”, “Atatürk” soyadını vermişti.

Nevzat Atlığ Hocam’ın Atatürk ile ilgili bir başka hatırası da şöyle:


Nevzat Atlığ’ın kitabında kendi özel cümleleriyle dile getirdiği annesi son derece aydın,zevkli,yenilikçi,çocuklarının mutluluğu için tüm güzellikleri yaşamalarına olanak tanıyan mükemmel bir anneydi.Üç kardeşin de bilgisini,görgüsünü arttırıcı,hoşça vakit geçirmelerini sağlayıcı fırsatlar arardı.

1937 yılının bir tatil günü Nevzat Atlığ hocam ile kardeşini özenle giyimleriyle,tepeden tırnağa pırıl pırıl hazırlamıştı anneleri..Zevkli olan anneleri çok sade ve abartısız makyajıyla hazırdı.Hep birlikte şimdiki Opera binasına gittiler,orada sergilenen hiçbir eşyaya dokunmamaları gerektiğinin de bilincindeydiler iki kardeş..Anneleriyle birlikte Atatürk’ün de bu sergiye katılacağının müjdesiyle heyecanla yola koyuldular.Atatürk Opera Binasın’dan içeri girdi.Nevzat Atlığ hocam çok heyecanlanmıştı.İçinden bir ses “Saçım sarı,göüzm mavi;belki Atatürk’e benzeyebilirim”diyor,yutkunamıyor,Atatürk’ün elini tutmak,öpmek,onun boynuna sarılmak geliyordu.

Atatürk zayıf ve halsiz görünüyordu.Anneleri:
“İnşallah Atamız en kısa zamanda sağlığına kavuşur,Allah sıhhat versin” derken,oldukça üzgün görünüyordu.

Tam bir yıl sonra Atatürk 1938 yılında vefat etmişti.Atamız’ın vefatını radyodan öğrenen ortaokul öğrencisi Nevzat Atlığ ; çevresindeki herkes gibi bu acı haberle gözyaşlarına hakim olamıyordu.
--------------------------------------------------------------------
Nevzat Atlığ biyografi
(14 Ekim 1925)

Edirneli bir aileden olan babası Albay Nazmi Atlığ’ın görevli bulunduğu Denizli’nin Sarayköy ilçesinde doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimlerini Ankara, Edirne ve Antakya’da tamamladı. 1943’te girdiği İstanbul Tıp Fakültesi’nden 1949’da mezun oldu. Keman çalan babasının tertiplediği toplantılarda ilk müzik zevkini ve bilgilerini aldı. On beş yaşlarında keman öğrendi. Ankara Radyosu’nun yayınlarından büyük istifadeler sağladı. Yüksek öğrenimi sırasında, Ercümend Berker’in yönetimindeki Üniversite Korosu’nda keman çaldı ve İbnülemin M. Kemâl İnal, Ekrem Karadeniz ve H. Sühâ Gezgin’in evlerinde yapılan meşklere katıldı.
1948’de Üniversite Korosu’na şef oldu ve on yıl aralıksız yönettiği bu koroyla, İstanbul, Ankara ve Kıbrıs’ta birçok konser verdi, radyo yayınlarına katıldı. Askerlik görevinin ardından 1952’de İstanbul Belediye Konservatuvarı öğretmenliğine, 1953’te Konservatuvar İcra Heyeti şefliğine ve İstanbul Radyosu yöneticiliğine atandı. Aynı yıllarda Üniversite Korosu’nun yanısıra İstanbul Radyosu’nda Küçük Koro’yu yönetti. 1954’te, İcra Heyeti’ndeki görevinden istifa etti. 1955’te Mesud Cemil’in Bağdad Konservatuvarı’na gidişiyle İstanbul Radyosu müdürlüğüne getirildi. Mart 1958’de Radyo müdürlüğünden ayrıldı ve Belediye Konservatuvarı’ndaki görevine dönerek solfej ve nazariyat öğretmenliği, sanat kurulu üyeliği ve başkanlığı gibi görevler üstlendi. 1963’te Mesud Cemil’in vefatının ardından devraldığı Klâsik Koro’yu 1976’ya kadar yönetti.

1972’de TRT Yönetim Kurulu’na seçildi. 1975 öncesinde Yılmaz Öztuna ile Milli Eğitim Bakanlığı Türk Musikisi Araştırma ve Değerlendirme Komisyonu’nu kurarak Türk Musikisi kalsiklerinin notalarıyla Sadeddin Arel’in Türk Musikisi Kimindir? adlı eserini yayınladı ve Devlet Klasik Türk Müziği Korosu’nun kuruluş temellerini oluşturdu. Bir süre vekâleten başkanlık yaptığı İTÜ Devlet Konservatuvarı’nın yeniden yapılanmasını sağladı. Kültür Bakanlığı ve YÖK’ün ortak kararıyla 1985’te profesör, 1987’de Devlet Sanatçısı unvanlarını; 1998’de ise Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülü’nü kazandı.

1995’ten itibaren İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı’ndaki öğretim üyeliğiyle Devlet Korosu’ndaki şeflik görevini birlikte yürüttü. Yurtiçinde ve yurtdışında çok sayıda konser, TV ve radyo programları, plak, kaset ve CD çalışmalarından başka elli kadar nota fasikülünün yayınını gerçekleştirdi. İstanbul Devlet Korosu’ndan emekliye ayrıldığı 1999’da, Türk Kültürüne Hizmet Vakfı tarafından 50. Sanat Yılında Prof. Dr. Nevzad Atlığ; 2004’te, Nevzad Atlığ / Musikimizle Övünmemiz İçin isimli adına yazılan kitaplar yayınlandı. Halen, İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı’nda öğretim üyesi olarak görevini sürdüren Nevzad Atlığ, Vedia Atlığ (Kasaymirza) ile olan evli olup Bülent Atlığ (d. 1952) Nihan (Atlığ) Simpson (d. 1960) isimli iki evlât ve dört torun sahibidir.
--------------------------------------------------------------------

MERVE UTANDI’DAN BİR GÖRÜŞ

1985 yılında beş yaşında bir küçük kız ;Atatürk Kültür Merkezin’de Şef Prof.Dr. Nevzat Atlığ yönetimindeki İstanbul Devlet Klasik Türk Müziği Korosu’nun konserlerini her hafta Pazar günü tekrarlarını da kaçırmadan; salonun açılıp kapanan kırmızı koltuklarında küçücük bedeniyle,zevkle, kimi zaman da duyduğu ilahi seslerin büyüsüyle gözlerini kapatarak, gelecek için hayallere dalarak sıkılmadan seyrediyor...

Yıllarca vazgeçilmez bir tiryakilikle gidip geliyor... Nevzat Atlığ Hocamız emekli oluyor, ama konserler öyle bir bağımlılık yapıyor ki ruhunda küçük kızın, 2005 yılına kadar bu koronun konserlerini “B 21” numaralı koltukta izliyor..

Konserler halen devam ediyor,ama o küçük kız artık Pazar günlerinin büyük alışkanlığını bırakmak zorunda kalıyor,çok zorlanıyor,sonrada:
“ konserleri izleme serüvenim yirmi yıldı, hiç de az bir süre değil” diyor, kendince haklı sebeplerle...

O küçük kız büyüyor ve musiki’nin büyük ışığı dediği Nevzat Atlığ Hocas’ı onun öğretmeni,şefi,fikir danışabileceği bir dede sıcaklığıyla yanında oluyor..O küçük kız şimdi büyük hocasının önünde saygıyla eğiliyor.Allah sizi başımızdan eksik etmesin..

Merve UTANDI-2010 Şubat

28 Ocak 2010 Perşembe

Dostum'a Özel...



Bir dost!!!
Defalarca kendimi tanıtmaktan yorulmuştum.Odada sadece ikimiz vardık.Soğuk,acı kahvemin de son yudumunu içmiştim.Zaten ne zaman lezzetli bir kahve içebilmiştim ki o odada!
Tuhaf bir elektiriği vardı bu odanın.Kimi günler perdeleri açık olmasına rağmen güneşli aydınlık havalarda bile kabus gibi çökerdi üstüme duvarlar...Basıktı.Sinirli günlerin lanet süzdüğü, karanlık bakışların çığlığa dönüştüğü, katı sözlerin söylendiği korku tüneli havasında bir odaydı.Biz o odada yalnızdık,konuşmak üzere bekliyorduk birbirimizi.Dilimiz dönmüyordu,heceler yuvarlanacakken vazgeçiyordu,konuşamıyorduk.Kaç kişi girmişti bu odadan içeri.Kaç yeni yüzle sohbet etmiştim.Sonu yok muydu bu defalarca tanışmaların?Bu sefer ciddi anlamda bunaldığımı hissetmiştim.

Karşımdaki kişi yine de masumdu.Bir fırsat vermeliydim.Belki o da bunları benim gibi defalarca yaşamıştı,olamaz mıydı bu ihtimal?O bu yaşananları bilemezdi.Kafasını anlamsızca hırs uğruna duvarlara vurabilme saflığını da gösterebilen bir süpürgeli cadının koltuğunun önündeydi.Onun için sadece iki kollu,dört ayaklı basit bir koltuktan başka bir şey değildi gördüğü,sırtını yasladığı nesne.Dakikalar geçtikçe içimden bir ses “Konuşma yeter” dedi.
Kapadım dudaklarımı,döndüm sırtımı yavaşça.Garip bakışlarla beni süzüyordu.Acaba hakkımda ne biliyordu?Bekledim o konuşssun diye...Derin bir sessizlik bulutundaymışcasına sadece bekledik.

Telefonum çaldı.Açtım.Kısa bir konuşma sonrasında ;karşımda az önce garip bakışlar atan şahsın iki anlamlı gözü üstümdeydi sanki ışığıyla beni tarıyordu.Fal taşı gibi açmıştı makyajsız gözlerini.Ben anlamsızdım,belki de ben garip bakışlar atıyordum ona şimdi.Ne oldu acaba?diye sorular sormaya başladım suskunluğumu koruyarak.Benim için herşey okadar doğaldı ki acaba ne olmuştu ona?Onun için de herşeyin doğal olduğunu sonradan anlayacaktım.
Şirin bir gülümsemeyle ve yükselen bir ses tonuyla: “Mehmet Güreli”dedi.
Ben: “Evet!Çok seviyorum bu şarkıyı” dedim.Gerçekten de Ömer Hayyam’mın bu dizeleri Mehmet Güreli’nin yorumuyla beni çok etkilemişti.Cep telefonuma kaydetmiştim.Artık aramalarda hep bu melodiyi dinliyordum.


Bulut geçti

Gözyaşları kaldı içimde
Gül rengi şarap içilmez mi böyle günde
Seher yeri eser yırtar eteğini gülün
Güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
Bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye
Kimse bilmez kimse bilmez
Bulut geçti
Gözyaşları kaldı içimde
Gül rengi şarap içilmez mi böyle günde
Seher yeri eser yırtar eteğini gülün
Güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
Bulut geçti
Gözyaşları kaldı içimde
Gül rengi şarap içilmez mi böyle günde
Seher yeri eser yırtar eteğini gülün
Güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
Bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye
Kimse bilmez kimse bilmez

“Ömer Hayyam” dizeleri dedim.Şimdi gülüyorum kendime sanki bilmiyorlardı da.
O da: “Evet,severim Mehmet Güreli’yi,çok da iyi bir yazardır,Alopen’nin Odası’nı okumalısın” dedi.
“Ayrıca ressamlığı da var” dedim.
Odada durma zamanımızı doldurmuştuk. Önce “İyi akşamlar”, sonra (o dönemler çok modaydı)“See you”dedik birbirimize.O günün gecesi hep düşündüm,nasıl bir iş arkadaşım olacağını,ilk zamanlar onunla çalışma arkadaşı olacağımdan dolayı çok şanslı bir insan olduğumu bilemiyordum tabi..


Günler geçti,hatta yıllar geçti.O kişi ile , başlarda “kendimi ifade etmeyeceğim” dediğim kişi ile aramızda dostluğa dönüşecek kocaman bir arkadaşlık bağı olmuşmuştu.Belki ilk karşılaştığmızda tanışma seramonimiz olmamıştı ancak öyle iyi tanıma fırsatımız oldu ki birbirimizi her sözden,her nağmeden,her resimden kısacası herşeyden bir güzellik çıkardık.Aynı anda güldük,espiri yaptık.Eleştirilerimizde bazen acımasızdık,ama haklıydık.Övgüler yağdırdığımızda da cömerttik.Zevklerimiz biz farkında olmadan bağdaştılar.

Mutluydum.Beni anlayan bir çalışma arkadaşımın varlığı günden güne sevinç kaynağımdı.Huzurluydum.Alışmıştık birbirimize.En zor konularda,sıkışık zamanlarda pratik çözümleri vardı.Yaratıcıydı.Mükemmel bir öğreticiydi.Karşılıklı sohbetlerde konuşmaları,anıları hepsi birer sürükleyici roman tadında sizi alır bulunduğunuz yaşamdan başka diyarlara götürürdü.Kahkahalarımız,yeni tabirle kopmalarımız unutulmazdı.

Zevkliydi.Sadeydi.Kimseyi kıramayacak kadar yumuşacık kaliteli bir yüreği vardı.Sanatın her dalına uçururdu beni kültür kokan kanatlarıyla.İstediğim her konu hakkında sararmış ,tozlu raflardaki sayfalardan renkli anektodlar sunardı bana,tatlı nükteli anlatımlarıyla.

Kahvenin her çeşidini içerdik. “Hadi güzelim sütlü bir filtre kahve iyi gider,sıcak elmalı tart da yiyelim yanında” derdi.Hitaplarından güzelim ve canımcım eksik olmazdı.İyi bir sırdaşın ötesinde akıl hocamdı.

Hep satırlarımda “di’li geçmiş zaman” kullandım.İster istemez insanın yüreğinde hiç beklemediği zamanlarda bir şeyler kırılabiliyor.Elinden çok sevdiği,bağlandığı bir oyuncağın alınışı gibi şok etkisi görmüşcesine ,aniden yapa yalnız kalan yüreğimin istem dışı kullandığı bir zaman eki “di’li geçmiş zaman”. Bir sonbahar günü o; apar topar gitmesi gerektiğini söyledi.Kararlıydı.Susmak ona en büyük destek olma yollarından biriydi.O güçlü kadın; işini bilirdi.Ona karışmak en büyük düşüncesizlikti.Ve gitti.
İkimizde yine mutluyuz.
Oysa biz eskisinden daha sık görüşür,daha çok şey paylaşır olduk,dosttuk,dostluğumuz daha da ilerledi.

İşte hayatımın özel kahramanlarından biri olan Sanem Uçar Hocam’a;
başa dönüp hata yapmışmıyımdır bu yazımda acaba sorusunu sormadan içimden gelen delilikleri yansıtmaya çalıştım.Sizi tanıdığım için şanslıyım.İyi ki sizi tanıdım ve tanıyorum.Nice uzun yıllara…

Sevgilerimle;

MERVE UTANDI-GÖZTEPE/ 2010 0cak

25 Ocak 2010 Pazartesi

Chopin "Fantasia"

Ne komik ve ne içli bir hikayesi var benim için Chopin'nin Fantasia eserinin...Teknolojik ve ruhsuz gelebilir böyle önemli bir eserin ben de uyandırdıkları..Bir dönem cep telefonumun melodisi “Chopin Fantasie” idi... Nasıl kavrardı elim çantanın dibinde gezintiye çıkmış telefonumu.Çaldığı anda onun; telefon ekranından bana yansıyan ismi içimi aydınlatırdı. Dünyalar benim olurdu.Kimi zaman bu melodi ben fön çektirirken çalardı. Onca gürültülü metalik sesin arasından duyardım,heyecanla...Zaman dururdu ve sadece onu düşünürdüm..

Yıllar geçti ve ben bu melodiyi bir sürü işin çıkmazında yoğunlukla boğuşurken duyuverdim.Tıpkı o günlerdeki gibi atıverdi kırgın kalbim.Değişik bir histi bu sefer hissettiklerim.Yüreğimde derin bir boşlukta asılı kaldılar ahenk içinde dans eden notalar!

Sevinsinler mi, ağlasınlar mı bilemediler.. Öylece her tuşun sahibi notalar ; sıralarını beklediler, dinlemediler kalbimin sesini, akıp gitti Chopin’nin ünlü Fantasia ‘sı…Chopin’nin Fantasia’sı nasıl çalmaya devam edip,kulaklarımdan süzülüp yüreğime hızlı inişlerle,onu dinleyip üzülmek istemeyen yüreğimi dinlemediyse “O” da dinlememişti beni.

Birgün acı sonla biten bir hikayenin son satırlarını okumuştu bana,telefonda.Kendince güçlü,büyük cümlelerini kurdu aceleyle,ürkek kahvemsi gözlerinin bakışını görebiliyordum karanlık odamda kapadığımda yaşlı gözlerimi.Akmamalıydı lanet damlalar.Ses tonum aynı kalmalıydı, en ufak bir bozulma olmamalıydı.Mümkün müydü peki koca bir acı düğümü boğazımda nefesimi tıkarken?

“Sen kardelen çiçeğisin,üzülmeyi haketmiyorsun,güzelliklere layıksın” sözleriyle; belki her kulağın duymaktan usandığı halde, devleştirdiğimiz,yücelttiğimiz söyleyenin dudaklarından duyulduğunda özel zannettiğimiz ama bir o kadarda sıradan cümleleri kurarak ardına bakmadan, son söyleyeceklerimi duymadan,kapamıştı telefonu, çekip gitmişti hayatımdan kendince.Ne kadar da bencildi. Kaçmak acizlikti. Savaşmaktan korkmuştu, oysa çok da abartılacak,aşılamayacak problemler değildi.

Neden Mona Roza şiirinin en can alıcı dizelerini unutamadı onun sesinden kulağım.Konuşmayı,her konuya bir hikaye anlatmayı severdi.Tonlamaları,sesinin buğusu,alçalması,deli yükselişleri unutulacak gibi değildi. Madem çekip gidecekti de ,gri bir İstanbul akşamında çiseleyen yağmurun altında yeni aldığım parlak küpelerime bakıp “çok zevkli,yakışmış sana” dedi..

Onun karşısında ağzını bıçak açmayan benim suskunluğumu bile bile neden o güzel şiiri bana yazıp hediye etti?

KARDELEN ÇİÇEĞİ

Ve sen gelirsin aklıma...
Ve yıldız yıldız gözlerin...
Şarkılar seni söyler;
Ve sen şarkı söylersin!
Ve sen gelirsin aklıma...
Başka diyarlara kaçarım;
Ve çeker gidersin sonra,
Sen bir hayalsin anlarım!
Ve sen gelirsin aklıma...
Saçların dağıtır beni...
Ve gözlerin hayata inat;
Ve bir şiir anlatır ancak seni!
Ve sen gelirsin aklıma...
Ve sen “kardelen çiçeği”.
Her şey gerçek, sen yalanmısın?
Yoksa sen misin, hayatın tek gerçeği?

F.D 2004-MAYIS


Uzun süre duymadı kulaklarım Chopin Fantasia ‘yı...Suskun ben; hiç okumadım Mona Roza’yı..Takmadı kulaklarım o parlak çiçekli küpeleri bir daha.Herşeye rağmen rahat bakamadım aynada kahve gözlerime o günlerdeki parlak mutluluğu göremem düşüncesinin huzursuzluğuyla .. Grimsi yağmurlu İstanbul sokaklarının toprak kokusunu çok sevmeme rağmen solumadım..Kardelen çiçeği şiirini yok edemedim....Unutamadım.Kaçamadım. Kulakların çınlasın...

24 OCAK 2010-MERVE UTANDI


5 Ocak 2010 Salı

Kırmızı Rugan Ayakkabılarım...



Kırmızı,minik rugan ayakkabılarımı dün dağınık kazaklarımın arkasına sıkışmış bir şekilde dolapta buldum.Eskisi gibi parlamıyor,aşınmış.
Hatta sağ tekinin tokası kopmuş halde.

Gözlerime hakim olamıyorum.Yaşlar süzülüyor damla damla.Yıllar öncesine dönüyorum.Oyun köşemdeyim.Çok sevdiğim annemin bana, aşı olurken hiç ağlamadığım için aldığı bebeğim Minnoş’a küçük plastik pembe tenceremde süt ısıtıyorum.

Bir anda annemin sesiyle masum hayal dünyamdan sıyrılıyorum.Annem:”Hadi bakalım Damla, hemen çıkıyoruz,zamanımız az,gösterin yarın”diyor.Yalancıktan ısınan süt bir köşede,minnoş bir köşede kalıyor ben hemen fırlıyorum.Doğruca annemin koluna giriyorum.Evden çıkıyoruz.Annem telaşlı.Anneannemin bana diktiği kırmızı çiçekli elbisemin altına uyacak bir çift ayakkabıyı alabilmenin heyecanıyla bir vitrinden bir vitrine sürüklüyor beni.

Tüm ayakkabı mağazalarına giriyoruz.Tek tek özenle,bıkmadan önüme bırakılan çeşit çeşit çiftleri deniyorum.Anneme göre ayakkabının kırmızısıyla, elbisedeki güllerin renginin kırmızısının uyumu çok önemli.Ayrıntıları sever annem,zevklidir.Bir an için aklımdan Minnoş’u ne kadar da uyumsuz giydirdiğim geliveriyor gözlerimin önüne.

Büyümeliyim,annem gibi zevkli olmalıyım diye geçiriveriyorum içimden.Yine annemin sıcacık sesiyle doğruluyorum. “Evet , biz bunları alalım” diyor annem satıcıya. Hemen paket yaptırıyoruz.Ardından soruyor annem: “ayakların içinde rahattı dimi yavrum?”diye.
Annem düşüncelidir. “Ne kadar da çok düşünüyor beni, ben ise Minnoş’a başka bir bebeğimin küçük ayakkabılarını zorla giydirmiyor muyum?”diye, mırıldanıyorum kendi kendime.

Eve geliyoruz. Annemi, sıkıca boynuna sarılarak öpüyorum. Teşekkür ediyorum. “Annem olmasa ben o gösteriye çıkabilir miyim acaba ?”diye de düşünüyorum. Ben Minnoş’a hiç hediye almadım, oysa annem her fırsatta bana hediyeler alıyor diyorum.

Bir an irkiliyorum ve dolabın yanından kalkıyorum, gözümdeki yaşlar o güzel yıllarımın zihnimde canlanmasıyla kurumuş. Elim de tokası kopmuş parlak rugan ayakkabımın teki duruyor.

O an karar alıyorum bu satırları yazmaya.Beni mutlu edenin ,duygulandıranın dolabımda rastladığım ; kırmızı çiçekli elbiseme takım olsun diye aldığımız, yıllar sonra dağınıklıkta elime takılan ayakkabılarımın olmadığını düşünüyorum. Ayakkabılar sadece süs. Anaokulunda sahne aldığım gösterinin küçük bir parçası. Anneannemin diktiği kırmızı çiçekli elbisenin tamamlayıcı aksesuarı.

Kırmızı ayakkabılar çocukluğumun rengi!
Kırmızı ayakkabılar ; Minnoş’a süt ısıttığım pembe tencere!
Annemin telaşlı sesi!
Annemin bana verdiği değerin sıcaklığı!
En önemlisi de anneme duyduğum büyük sevgi!
Kırmızı ayakkabılarım!
Kırmızı rugan ayakkabılarım!

Annem her yerdesin sen!
Bazen penceremde saklanan annesiz yavru güvercinin yanında anne sıcaklığıyla durmaktasın, bazen komşunun mutfağından gelen patates kızartmasının kokusunda gizlisin. Bazen ürktüğüm gök gürültüsünün ışığında yüreğinle bana kol kanat geren kuvvetimsin.

Radyo kanallarında o çok sevdiğin şarkının nakarat kısmında gizlisin. Annem; sen kilometrelerce uzakta da olsan bana çok yakınsın.

Okuduğum bir romanın kelimelerinde gizlisin.Seyrettiğim bir filmin başrol oyuncususun.

Özledim seni annem,sen de özledin beni biliyorum.Üniversiteyi kazanıp; geldiğim de bu şehire bırakmak istemedi ellerin ellerimi.

Her sıkıntımda gölgemsin , ruhunla beni takip edensin.Sana yazdığım bu satırlar sevgimin sadece az bir kısmı.

Kelimeler yetmez ki annem.Kırmızı ayakkabılarım elimde.Gözlerimi kapadım.Elim telefonda şimdi sesini duyacağım.İyi ki varsın ve benimlesin..İlk işim ayakkabıları tamire götürmek olucak. Senin gibi bir anne olabildiğim de, seni hep hatırlayacağım.


MERVE UTANDI -OCAK 2010